'güzel şey okumak' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
'güzel şey okumak' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2014 Salı

       “Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” (Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı, s.71)

Bazen bazı sözlerin üzerine söylenecek hiçbir söz olmaz. Ama yine de alamazsın ya kendini, yani bilirsin yazılan her şey, hiçbir şeydir aslında. Fakat Cem Karaca ‘Bence artık sen de herkes gibisin’ diyorsa, Nazım’ı anıyorsan en sevdiğin dizeleriyle, karışıyorsun işte…

Çoğu zaman öyle zor ki anlatabilmek, bu yüzden belki de uydurduğumuz hikâyeler, dinlediğimiz şarkılar, çektiğimiz fotoğraflar. Yerini tutar mı peki? Zor, sorunun kendisi daha zor. Çünkü düğümlenen o şeye yenik düşmemek için itmek istiyor insan, başını çevirmek, başka bir şeyler düşünmeye çalışmak. Kaçmak mı peki bu, yüzleşememek, ya da belki dayanamamak. Acı unutulmaz ki zaten, üzerini örtersin işte, içini ısıtmasını istediğin bahara sarılırsın sımsıkı. Geçmez belki ama konuşmaya başlayabilirsin o zaman, kendin bile inanamazsın sonra, sanki başka birisindir o an, kendine yabancılaşmak böyle zamanlarda mı başlar? Bilim kurgu filmlerindeki gibi başka zaman aralığında devam eder o an, tek fark istediğin hatta istemediğin bir an dönebilirsin. Ne çok şey var anlatamadığımız. Bu yüzden belki tüm o ‘mış gibi’ hallerimiz.

Çünkü: Hayat diye bir şey yokmuş, bizim hayat dediğimiz bir şey varmış…


8 Şubat 2014 Cumartesi

İSTANBUL’DA BİR MERHAMET HAFTASI / MURAT GÜLSOY




Max Ernst’in kitabından alınan 7 resim, haftanın 7 gününde, birbirini tanımayan 7 kişiye gönderilir ve roman başlar…
Kitabın arka kapak yazısında “…yazıdan bir aynaya bakmaya çağırıyor okurunu. Anlamı kendinden gizli bir dünyayı seyre dalan insanların zihinlerinde geziniyoruz. Bir şeye, dünyaya, insanlara bakmanın kendimize bakmak; kendimize bakmanın bir şeye, dünyaya, insanlara bakmak olduğunu hissederek...” yazıyor.
Sahi, ‘bakmak’ kendimize, dünyaya, bir şeye ya da insanlara nasıl gerçekleşir?

1.resim: İçeride büyütülenler bazen öyle bir hal alır ki, bu sizi ‘ötekileştirir’. Ötekileşen ise bakılana dönüşür bir anda, belki tek yaptığı elinde bir çiçek beklemektir gelecek olanı, gelip de o kükreyen başı ehlileştirecek olanı.
2.resim: Bakma yatağımın beyazlığına, aldanma yumuşaklığına. Görmüyor musun etrafım siyah, karanlık. Tablolar bile yarım. Ya da çevir gözlerini benden de bak ayaklarının dibine, azgın sularda çırpınan adamları da mı görmüyorsun. Gelme, ben sana gel desem de!
3.resim: Yalnız tablolarda görünüyorsa doğa, perdeler ile gizleniyorsa dünya, kadının kanatları, adamın dizlerinde hale normal olamaz mı acaba? Adam yapraklı bir platformun kıyısında hem sabit, hem uçacakmış gibi hem de başı önde. Saygıdan mı bilmem ama şapka elinde, kadının eli adama dokunmak üzere, belki tereddütte.
4.resim: Birçok baykuş gecenin zifiri karanlığında avlanır. Belki bu yüzden adamın kafası baykuş, yan yana iki otel odası, ikişer kere yazılmış oda numaraları. Kadında gecenin karanlığına bir maske ile karışmış. Belki biraz çekimser. Adam ikna çabalarında gibi. Peki, o yerde ki kocaman gözü fark etmişler midir?
5.resim: Semadan dünyaya geçişin en verimli figürü müdür kadın? Önünde bir kase dolusu yumurta, küçücük. Ve öyle küçük kalmış ki horoz, belki adam, kendisine göre dev bir yumurtanın üzerinde, başı yukarda, zannedersin tüm dünyaya hakim… Merdivenlerin sonu her zaman güzel bir manzaraya çıkar mı?
6.resim: Şu anatomi ne tuhaf şey. Okullarda numaralandırılan yarım iç organ maketleri (öyle mi denir bilmiyorum) geldi aklıma. Bağırsakların arasına sıkışmış kadın ve adam. Sanırım adam kurtarmış kendini de, yazık kadın sadece ayaklarını çıkarabilmiş. Ahh o kurukafa yok mu,yalnızca cehalet mi şimdi bu?
7.resim: Kadın; yumuşak yerlerde de olsan, zifiri karanlıkta da, uzanmış da olsan, gözlerin hep kurtarılmayı bekliyor sanki. Bir yere kurdeleler ile bir yere omurga ile sabitlenmişsin. Ne ile olduğu önemli mi, kurdele olması o çivilenme etkisini azaltır mı hiç?

…işte bunlar her resme ilk baktığımda aldığım kısa notlar. Yazarın oyununa katıldım ben de kendimce. Okumayanlara da şiddetle tavsiye ederim. Murat Gülsoy’un kitapları ile bir kez tanışanlar, sanırım ondan ayrılamayacaklar…







24 Aralık 2012 Pazartesi

''Bizim kalbimiz hep kırıktır çocuk. Ama, yinede eksik etmeyiz sol cebimizden umudu... '' 
                                                                                                                                            Nazım Hikmet
 
En çok da bu yüzden seviyorum ya Nazım'ı..

9 Ekim 2012 Salı


















                                                                                   Cümlelerin altı çizilir, yeniden yazılır okunanlar..

8 Kasım 2011 Salı

Bir gece, 
Gecede bir uyku.
Uykunun içinde ben.
Uyuyorum, 
Uykudayım, 
Yanımda sen.

Uykunun içinde bir rüya, 
Rüyamda bir gece, 
Gecede ben.
Bir yere gidiyorum, 
Delice.
aklımda sen.
................
Özdemir Asaf

1 Ağustos 2011 Pazartesi

35.damla

aç! aç! aç! 
diye haykırıyor yüzlerce mahkum. 
canımız yanmış gibi değil, 
canımız yana yana 
haykırıyoruz sahnedeki kadına: 
aç aç açç 

bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız 
açız çünkü, 
açız... 
hem sade 
o kadına 
ve kadınlara değil 
güneşe, 
yeşile, 
toprağa 
ve açık havaya açız 
adam gibi çalışmaya 
insan gibi yaşamaya da açız 

onun için de işte, 
sahnedeki kadınla değil asıl 
bu düzenin bazına asılıyoruz 
aç aç aç 
diye haykırıyoruz. 
kilitleri aç 
kelepçeleri aç 
demir kapıları aç 
aç! aç! aç! 
açız çünkü, 
açız 
hem sade 
içerde değil 
güneşe, 
yeşile, 
toprağa, 
açık havaya, 
adam gibi çalışmaya, 
insan gibi yaşamaya 
sade içerde değil, 
dışarda da açız 
onun için de işte, 
sahnedeki kadına değil asıl, 
bu düzenin bazına asılıyoruz 
aç aç aç diye haykırıyoruz. 
bize okul, bize yol, bize fabrika aç! 

aç aç aç 
yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas 
bu açmaza son çare 
bi açık versin diye bakıyoruz 
canımız yanmış gibi değil 
canımız yana yana haykırıyoruz: 
açamaz açamaz açamaz 
ama hala anlamıyor ki düzenbaz 
gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer 
fırladığımız gibi bu tarih denen sahneye 
aç dediklerimizi biz 
kendi ellerimizle açacağız! 

26 Ocak 2010 Salı

Bu günlerde herkes gitmek istiyor

Bu günlerde herkes gitmek istiyor

Küçük bir sahil kasabasina
Bir baska ülkeye, daglara, uzaklara...
Hayatindan memnun olan yok.
Kiminle konussam ayni sey...
Herseyi, herkesi birakip gitme istegi.
Öyle "yanina almak istedigi üç sey" falan yok.
Bir kendisi
Bu yeter zaten.
Herseyi, herkesi götürdün demektir..

Keske kendini birakip gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hani kendimizden raziyiz diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herseyi yüzüstü birakmak göze alinmiyor.
Böyle gidiyoruz iste.
Bir yanimiz "kalk gidelim",
öbür yanimiz "otur" diyor.
"Otur" diyen kazaniyor.

O yan kalabalik zira...
is, Güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma dugusu...
En kötüsü aliskanlik
Aliskanligin verdigi rahatlik,
Monotonlugun dogurdugu bikkinligi yeniyor.
Kaliyoruz...
Kus olup uçmak isterken, agaç olup kök saliyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha dogurmalar...
Borçlara girmeler...
isi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor.

Misal ben...
Kapidaki Rex'i birakip gidemiyorum.
Degil busehirden gitmek,

iki sokak öteye tasinamiyorum.
Alip götürsem gelmez ki...
Bütün sokagim köpegim oldugunun farkinda
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sirtinda yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardir;
Evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatimiz küfeler.
Ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazim.
Barik ufak kaçislar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az
Sadece kaymak tabakasi
Hepmiz kaçabilsek...
Bütçe, zama, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün
Sabah 9, aksam 18
Sonra baska mecburiyetler
Sikisip kaldik.
Sirf yeme, içme, barinmanin bedeli
Bu kadar agir olmamali.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karsiligi, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar asik olmam ama

Her bahar gitmek isterim.
Gittigim olmadi hiç.
Ama olsun... istemek de güzel.


CAN YÜCEL

24 Aralık 2009 Perşembe

duvar...

Embriyonun dokuz ay sonunda bir bedene dönüşmesi gibi… Dönüşen bedense ancak bir o kadar daha zaman geçtikten sonra dünyaya temas edebilir. Gelişim… Bakmamız gereken yer ise embriyo-beden (insan) ilişkisidir. Nasıl olacağını, neye benzeyeceğini bilemeyiz. Ancak şunu biliriz ki; iki kolu, iki ayağı, bir başı ve gövdesi, bir aksilik çıkmadığı takdirde, mutlaka olacaktır. Bilinen-bilinmeyen, görülen-görülmeyen, şüphe duyulan-kabul edilen… Peki neden ya şüphe duyarız ya da kabul ederiz? Düşünme- matematiksel formül arasındaki ilişki(sizlik) neden? “Formüle bakarak yaşamanın ne tadı olabilir ki?” (*)


Techne; imal etme olarak değil, gizini açma olarak bir öne çıkmadır. Öyleyse “duvar” a nasıl bakmalıyız? Duvarı el altında duran bir nesne olarak kabul edebilir miyiz? Duvar; her yeri salt gerçekliğiyle gösterebilen şeffaf bir nesne olarak da, yalnızca ‘durduğumuz’ yeri gösteren yansıtıcı bir ara durum olarak da ya da masif bir kütle iken de hiçbir ikili durumla ilişki kuramayan bir ‘nesne’ olarak var olabilirse, bunu Aristocu nedensellik ilkeleriyle temas ettirebildiğimiz, ilişkilendirebildiğimiz zaman ‘teknik’ nedir? “Teknik, amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlardır.” O halde hafızadan sıyrıldığımızda nasıl bir teknikle duvarın gizini açarız? İrade dışı bir gerçeklikle doğrudan ilişki kurabilmek…

"...bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı. Erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu, orada yerin geometrisine indirgeniyordu. Bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti, önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.
Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, ikiyüzlüydü. Neyin içerde neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı."(**)


“Çizgili at zebra değildir.”(***) Ancak ilk baktığımızda bellek bize zebrayı söyler. Oysa o çizgili de olsa boyansa da özü attır.


Grek’e kadar sıfır noktasına ulaşabilmeyi, varlığın anlamını bulabilme önemliydi. Nesneler bize değil (bugünkü gibi) biz nesnelere müdahale ederdik. İnsan bilinçli ve iradeli bir varlık olarak bilinçsiz ve iradesiz nesneler dünyasına bırakılmıştır. Doğumdan sonra gelişimini tamamlayamayan bir bebek gibi hafızasız olarak nedensellik-kabul etme ilişkisini kurgulayabilmek…


*Dostoyevski
**Ursula K. Le Guin
***L.Kahn










...gidiş

Yaklaşık yarım sene sonra tekrar karşılaşacaklardı. Artık sabah da olmazdı. Ama bu gecenin geçmesi gerekiyordu. Ne hissediyordu? Onca şeye rağmen affedebilir miydi onu? Kolay olmayacaktı... Dışarı çıkmaya karar verdi. Siyah ve rüzgarın haykırdığı bir gece. Rüzgar ağlar mıydı? Yoksa ağlayan kendisi miydi? Yalnızca ayak sesleri vardı kaldırımda, rüzgarı saymazsa. Kalabalık bir caddeye yanaşıyordu şimdi. Müzik ve kadın sesleri. Birkaç sarhoş adam da görmeye başladı. Bu şehrin alışılagelmiş manzarası. Kafası karmakarışık olmuştu, ne yapacağını ne hissedeceğini bilemiyordu. Lanet olası bir gece… ancak yaşaması şarttı bu geceyi yoksa sabah olmayacaktı. Sanki artık rüzgar da yorulmuştu pes etmek istiyordu. Belki bir hayalin peşine gidiyordu yahut bir hayaletin. Kan kadar kırmızı, keder kadar acı ama mutluluk kadar tatlıydı. Ne bu sokaklar biterdi bu gece ne de içindeki yürüme hevesi. Öyle bir heves ki doyumsuz bir maviliğin kokusu gibi.

Feryat sesleri geliyordu ilerden. Duyguları ve düşünceleri tartışıyordu şimdi. Uzun bir vakitten sonra düşünceleri mağlup oldu. Ve gitti…
Sabah olmuştu. Yarım sene sonra olmasının istenildiği sabah. Haykıran rüzgarın yerini ağlayan gökyüzü almıştı şimdi. Hıçkırarak doyasıya ağlamak… öyle bir ağlamak ki isyan etmek sanki. Kadere, yaşama, huzura, ayrılığa, mutluluğa, kedere, birlikteliklere, aşklara, ölümlere… Her şeye isyan etmek. Sebebi bilinmez…
Müziğin, kadınların ve sarhoşların seslerinin yerini kalabalığın gürültüsü almıştı şimdi. En önemlisi de feryat seslerinin yerini. Neydi bu? Her umut hüsrana mı uğramalıydı, bekleyişler boşa mı çıkmalıydı? Kim bilir, belki…
Sessiz kaldırımlar ıslanmıştı şimdi. Ayak sesleri de kalabalığın fısıltısına bırakmıştı yerini. Gece duyguları mağlup gelmeliydi oysa… ama olmadı. Şimdi kendisinden geride umutsuz bir bekleyiş bırakmıştı kendisinin ki gibi. Şimdi kan gerçekten kırmızı, keder gerçekten acıydı. Oysa o yalnızca tatlı bir mutluluk dilemişti, gidişiyle beraber…

* Yazılış tarihi 2001.