23 Ocak 2025 Perşembe

bir durup düşün
an'a gel
zor
en'ler neden yok hayatında
neden eksik geliyor bir şeyler

diyelim ki
eve dönmek gibi

bazen
öylesine
yaşamak
lal olmak
en sonunda! 


2 Aralık 2024 Pazartesi

 Kimi şeyleri öğrenmek, kabullenmek ve onunla ilgili harekete geçmek üzere geçirilen süre bazen bir ömür sürmüş gibi hissettiriyor. “Tamam, bir karar aldım ve bununla devam edeceğim” dediğin anda bile “ya bir ihtimal…” sorusu kurcalıyor zihnini ve kalbini. Mantığa iyi gelen her zaman kalbe iyi gelmeyebiliyor ya da tersi. Peki insan her ikisine de güvenemediği zaman nasıl hareket eder ki?

29 Ağustos 2022 Pazartesi

 "Zihnin bitip dünyanın başladığı yer neresidir? " (Clark & Chalmers, 1998)


zihnin gerçekliğinden/ dünyasından taşıp da herhangi bir şey ile temas eden ama tam da o temas anında kendi gerçekliğini bitiren... 


18 Ağustos 2022 Perşembe

içinde dolup dolup taşamayan ve taşamadığı için de seni kemiren, bedeninde bir yerlerde olduğu sandığın ya da belki orada olan, duygu ve/veya düşünceleri her hücrenden ve belki de her an'dan silip atabilmeyi deli gibi istemek ama yine de ona sıkı sıkıya sarılmak! şizofrenik bir döngü ya da kendi içine katlanma hali... ölçeğini bilmediğin bir şeyin sınırını nasıl bilebilirsin?

7 Aralık 2017 Perşembe


“In an architectural drawing, the rich reality of the building being drawn is always fighting a losing battle with the limitations of the drawing itself. There are two possible consequences of that defeat. One is that the drawing ends up a very poor substitute for the actual thing. The other, and this always happens in a good drawing, is that some aspect of the design deemed important for a particular purpose can, by the exclusion of many other aspects, be more vividly rendered, possibly even more vividly than in the actual building.” (Allen&Oliver, 1981, p.14)

15 Kasım 2017 Çarşamba

neşteri aldı cerrah eline,
elini koydu büyücü tenine,
biraz kan aktı o açılan çizgiden,
bir ürperti mi o gelen,
dokundu cerrah,
hissetti büyücü,
hangisi daha yakın,
hangisi tema(s) halinde,
mesafeli mi şimdi cerrah bedenin içinde,
ne kadar derine inebilir büyücü,
iki uç mu,
bir nokta mı,
karşı karşıya mı,
sırt sırta mı,
cerrah mı,
büyücü mü,
.




8 Ekim 2017 Pazar

telefon çalar,
karşıdan gelen ses tedirgin
kötü bir haberim var
ne oldu?
(kötülerden kötü düşündü o an,
tedirgin,
sırada ne vardı acaba,
güneş de gitti
bilir gibi)
bir ölüm daha
keşkeler sonra
çünkü hep var 
hep olacak
biliyor ama
bir de anlatabilse kendine
peki diyor
ne diyecek bilmiyor hala
biraz sindirmek gerek
sonra bir telefon daha
ağlayan kim olsa dayanamaz
yine dayanamıyor
bir de sevdiği biri olunca
hayat diyor
ölüm diyor

öpünce geçer mi?

30 Eylül 2017 Cumartesi

"We are too late for gods and for being. Being's poem, just begun, is man." Heidegger

24 Eylül 2017 Pazar

"A mind stretched by a new idea can never return to its original dimensions. " Socrates 

12 Mart 2016 Cumartesi

Belki de bunca çaba bir an sahiden gülümseyebilmek içindir…
Bazen nedensiz yere ağlamak gelir, bir şey düğümlenir ya boğazına… Nedensiz değildir elbette, görmek, duymak, farkına varmak istemediğimizdendir o. Şeyleri bulanık hale getirmek insan zihninin kendini koruma hali sanırım. Daha doğrusu hislerini. Bazı sorular o bulanıklığı açma girişimidir sadece. Toz pembelere sarılmışken hem de, soruların gerçekliği biraz sarsıcı. Neden? Çok basit bir soru aslında, her ne kadar cevabı öyle olmasa da. Kişilik olur bazen cevap, bazen kültür, bazen toplumsal baskı, bazen de sadece susmak istemek çığlık atmamak için. Bu kadar çok kötülüğü dile getirmemek, görmemekten, hissetmemekten ya da canını acıtmamasından değil, dile geldiğinde daha da gerçek olmasından belki de. Kaçış mı bu? Nereye kadar? Bir gülümsemeye kadar mı ya da inadına kahkaha atabilmeye kadar. Ya da kim bilir aynı kaosun içinde kaybolana kadar. Yön bulmak için hep kayıp mı olmak gerek? Her kayıp yeni bir yol mu yoksa? Umutlu olmak mı gerek her yol ayrımında, yoksa üzülmek mi doğrusu? Ya da bir doğru yoktur da geriye dönüp bakmalar vardır sadece. Her geriye dönüş acılı mıdır? Hiç mi yok iyi ki’ler. Varsa da neden ilk onlar gelmezlerki akla? Azlar mı güçsüzler mi yoksa? Ya da hepsi geçmişin karanlığında boğulup kaldılar mı? Bu hayatın bir iyisi olmalı ve de gülümsemesi. Ama önce insanlığı olmalı, o ‘insanlık’ neyse hatırlanmalı. Başını çevirip gidememeli insan, bir dönüp bakabilmeli, konuşabilmeli. Ya da merhaba diyebilmeli. Nerede veya ne zaman kaybolduk bu kadar. Onca kalabalık içinde kayıp giden ruhlara döndük adeta. Bugün hayata kocaman bir güneş açmalı. Tüm karanlıkları silecek, tüm kötülükleri aydınlatacak ve tüm ışıkları yeniden pırıl pırıl yapacak… Bir gülümseme ile başlamalı gün, kahkahaya dönüşebilmeli hayat. Bir göz açıp kapasıya dememişler miydi yoksa? 

8 Kasım 2015 Pazar

YAZARIN YÜZÜ

Kim, dedi?
Nasıl biri?
Var mı sahi bir önemi?
‘Suret’ ne ki?

26 Kasım 2014 Çarşamba

Form / Deformation / Transformation / Performance

zaman-mekan

“Bir yeri terk edin, örneğin bir evi. Ve mesela beş yıl sonra geri dönün. Orası değişmiştir. Bunu söylediğimizde dahi zamandan değil yerden bahsediyoruz.”* O halde nasıl oluyor da zaman ve mekanı iki ayrı şey gibi düşünmeye çalışıyoruz? Belki de sırf bu sebeple zaman ve mekan değil de zamanmekan demek faydalı olabilir(mi).

“Mekân içindeki fiziksel hareket olmak yerine, zihinsel bir hareket, anımsama (recollection) olarak tanımlar zamanı Deleuze. Şimdi, sürekli olarak geçmişe dönüştüğü, geçmekte olduğu için, bu kayma, geçme eyleminin ta kendisidir. İkisini birbirinden ayırt etmek, zamanı doğrusal bir akış olarak kavramak olanaksızdır der Bergson: “Bu geçiş ne doğrusal, ne de kronolojiktir, çünkü zaman sürekli olarak ikiye yırtılır, bir yandan belirsiz bir gelecek yönüne kayarken öte taraftan mutlak bir geçmiş içinde kaybolur.”” **

* ’14 Kasım ADT seminer/ Bülent Tanju

**zaman-mekan ve mimarlıklar/ Bülent Tanju

21 Eylül 2014 Pazar

Gökyüzünün siyahlığı yerini maviye bırakmaya başlarken, hafif hafif kızıllığını da serpiştiren güneş ile birlikte derin bir nefes aldı kız. İyot dolu, huzur dolu bir deniz kokusu doldu nefesine. Kötü uyandı aslında, kabuslar vardı tüm gece rüyasında. Ama öyle güzeldi ki gün, gökyüzü... Aynanın karşısına geçti sonra. Başta çok zorladı kendini, gül bakalım, gülmelisin, hadi ama! Sonunda baktı aynadaki suretine, başlamış gülmeye ya da en azından tebessüm ediyor. İşte şimdi gerisi gelirdi artık. Ne yazmıştı o pembe kağıda, her sabah uyanınca görsün diye: "Bugün yeni ve umut dolu bir gün olacak". Birçok şeyi yapamazdı, beceremezdi, belki de elinden hiçbir şey gelmezdi dünyayı, kötülükleri değiştirmek için. Ama inanmak öyle mi? Hiçkimse karışamazdı buna, engelleyemez, müdahale edemezdi. Inancı ve suratına zoraki de olsa yerleştirdiği tebessümüyle indi sahile. Öyle yumuşaktı ki kumlar, terliklerini eline alıp devam etti yürüyüşüne. Ne tuhaftı ten, hissetmek. Huzur aramak, mutluluk aramak ne saçma bir şey diye düşündü o an. Insan arayarak bulamazdı ki huzuru. Izin vermeliydi sadece, bırakmak kendini, telaşı, düşünmeyi. Tek yol buydu işte. Ama insan beyni bu rahat durur mu hiç. Bir yudum huzur bul yeter ki, bir vesvese yığını üşüşür ki beynine sorma! Hiç anlamadan kaptırıverirsin kendini düşüncelere, bir de bakarsın hem o an, hem o anın büyüsü hem de huzurun kaçmış, gitmiş...
Giden anı yolcu edip, devam etti kız yürüyüşüne ancak daha fazla sabredemedi, daha doğrusu erteleyemedi endişelerini. Bir bank bulup ilişti kıyısına. Evden çıktığından beri elinde sıkı sıkıya tuttuğu mektubu açmaya başladı, usul usul...
Gelen son birkaç mektuptan bir şeyler sezmişti aslında. Sormuştu da üstelik neler olduğunu. Ancak hep kaçamak yanıtlar vardı her gelen mektupta. Ama bu sefer ki başka. Bazı yerler çok kararlı, öyle her şey açık açık yazılmış. Bazı yerler var ki titremiş harfler, boynu bükük biraz, tereddut girmiş araya. Fakat karar vermiş yazan bir kez, anlatacak her şeyi, çünkü belki bu, belki de son... 
Sezmek başka, okumak başka şey. Sezsen, inkar edebilirsin, olmaz, benim kaygılarımdır diyebilirsin. Kandırabilirsin yani kendini. Ama okumak öyle mi. Okuyup anlamak, görmek, inkar edememek. 
Mektup demek; uzak demek, dokunamamak demek, görememek, duyamamak... Belki de o yüzdendir hani, o öpüşler mektupları. Onun eli, kokusu, ruhu değdi ya yazarken. Bir yakınlık, bağ kurma arzusu. Özlem dolu, kucak kucak... Özlemek, ama bir şey yapamamak. O orada zoraki, kız burada özgürlüğünde sürgün. Öyle bir çaresizlik ki! Tüm bu gözyaşları aksa, karışsa şu denize. Silip süpürse deniz, tüm o dertleri, çaresizliği, uzaklığı... Bir yol olsa, bir yolu olsa, ahh bir yol olsa...

16 Haziran 2014 Pazartesi

"Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!" 
                                                                                                      Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s.33

2 Haziran 2014 Pazartesi

Dear
Alex,
Today
Is
My
Birthday
                hnd...

24 Nisan 2014 Perşembe

 
Can suyunu aldıktan sonra toprağa tutunmak gerek,
Yağmurdan kardan beslenmek,
Tüm kırmızıları kıskandırarak taçlanmak,
Ama yine de korumak kendini,
Sevmek ve sevilmek,
Her şeye rağmen,
Terk edenlere hoşçakal demek,
Gelenlere hoşgeldin,
Sonra bahara hazırlanmak gerek,
Belki biraz budanmak,
Daha gür,
Daha güzel,
Daha sevilesi olmak için...
Yeniden yağmurlarda ıslanmak gerek,
Sonra beklemek,
Beklerken ölmemek,
İnadına tutunmak hayata,
Belki sonra,
...
Ama yine de vazgeçmemek,
Her şeye,
Herkese,
Hatta kendine rağmen,
Bir türkü tutturmak belki,
Ya da sadece dinlemek,
Sonra farkında olmak gerek,
Bak ne diyor üstat:
"Hayat kısa, kuşlar uçuyor"
Belki de sırf bu yüzden,
Şöyle durup,
Derin bir,
Nefes almak,
Gerek!

8 Nisan 2014 Salı

       “Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” (Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı, s.71)

Bazen bazı sözlerin üzerine söylenecek hiçbir söz olmaz. Ama yine de alamazsın ya kendini, yani bilirsin yazılan her şey, hiçbir şeydir aslında. Fakat Cem Karaca ‘Bence artık sen de herkes gibisin’ diyorsa, Nazım’ı anıyorsan en sevdiğin dizeleriyle, karışıyorsun işte…

Çoğu zaman öyle zor ki anlatabilmek, bu yüzden belki de uydurduğumuz hikâyeler, dinlediğimiz şarkılar, çektiğimiz fotoğraflar. Yerini tutar mı peki? Zor, sorunun kendisi daha zor. Çünkü düğümlenen o şeye yenik düşmemek için itmek istiyor insan, başını çevirmek, başka bir şeyler düşünmeye çalışmak. Kaçmak mı peki bu, yüzleşememek, ya da belki dayanamamak. Acı unutulmaz ki zaten, üzerini örtersin işte, içini ısıtmasını istediğin bahara sarılırsın sımsıkı. Geçmez belki ama konuşmaya başlayabilirsin o zaman, kendin bile inanamazsın sonra, sanki başka birisindir o an, kendine yabancılaşmak böyle zamanlarda mı başlar? Bilim kurgu filmlerindeki gibi başka zaman aralığında devam eder o an, tek fark istediğin hatta istemediğin bir an dönebilirsin. Ne çok şey var anlatamadığımız. Bu yüzden belki tüm o ‘mış gibi’ hallerimiz.

Çünkü: Hayat diye bir şey yokmuş, bizim hayat dediğimiz bir şey varmış…


13 Mart 2014 Perşembe

Özlemek zor, hele bir daha hiç göremeyeceğini bildigin birini özlemek daha zor...
Hani denir ya; karla karışık yağmur,
Tam da böyle bir şey iste,
Aci ile karışık özlem...