h.a. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
h.a. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mayıs 2013 Çarşamba
9 Eylül 2012 Pazar
Masada biriken kitaplar, defterler… Ben başında oturmuşum,
yazmayı bekliyorum. Dakikalar geçiyor, sonra saatler, ben oturuyorum. Biliyorum
orada tüm yazacaklarım ama çıkıp düşmek istemiyorlar kalemime. Toz bulutu
gibiler biraz, orda durum karmakarışık, göz gözü görmüyor, ama ben hala biraz
ilerde/geride duruyorum, kestiremiyorum. Sadece aynı yerde değiliz, bunu
biliyorum. Pirsig’i alıyorum elime, ilk cümleleri okuyorum sonra son sayfayı. Tam
374 sayfa debeleniyor kavradığı şeyi sonlandırabilmek ve daha da önemlisi
söyleyebilmek için. Ben onu birkaç yıl evvel okumuştum, o gün bugündür nereye
gitsem onu da götürürüm kitaplığıma. Üç ayrı yerde kitaplığım var benim. Tüm kitaplarımı
seviyorum, okuyamadıklarımı da. Hatta belki de sadece kitaplarımı seviyorum,
kendimin, hayatımın yerine de. Bilmiyorum. Her neyse… Bir de sarı defter var
masada, A5 boyutunda, ona sadece not almayı becerebiliyorum, bir de turuncu ‘vitality’
kapağını seviyorum. Daha büyük kağıtlar getiriyorum sonra, bazıları dolu,
bazıları boş. Başlıkları yazıyorum büyük harflerle, büyük harfleri el yazısında
kullanmak zor gelir hep, yanlış yazacakmışım gibi bir his, yanlış olsa ne
olacaksa sanki. Bir süre de o dört cümleyle bakışıyoruz birbirimize. Ben kahve
almamak için tutuyorum kendimi saatlerdir, ama itiraf etmeliyim ki o arada
birkaç fincan çay götürdüm. Tuhaf bir histeri gibi gelir hep bu alışkanlıklar,
öyle belki de. Ama hala makul şeyler yazamıyorum, yazamadığımı da yazarak
anlatabiliyorum sadece. Ben bu ilişki biçimini çözemedim bir türlü, o yüzden
hep merak ederim şizofreniyi. Ve Dostoyevski’yi böyle zamanlarda daha çok
severim.
Arnheim ve Fowles da var masada. Aynı saptamalara
varabiliyoruz çoğu zaman her ikisiyle de ama anlaşılan bu gece onlar da bana
pek yardımcı olmayacaklar. Oysa çok kararlıydım bugün biraz ilerlemeye, bir de
zihnim aynı hedefe kilitlenebilse…,
Peki şimdi kimi getirmeli masaya?
19 Haziran 2012 Salı
Bazı hikâyeler iç titretir…
Uzun zamandır yanımda taşımış ama bir türlü kapağını açmamıştım.
Bir süre önce ilk birkaç sayfayı zar zor okudum. Ama inatçıyımdır, büyük bir
çoğunlukla bir kitabı yarıda bırakmam, daha doğrusu bırakamam. Sonunu merak ettiğim
için değil de yazarla ve hikâyeyle kurduğum ilişkiye dürüst davranmamış gibi
hissettiğim için. Belki de başka bir sebep, bilmiyorum.
Dün kötü bir haber aldım, henüz gerçekleşmemiş ama
gerçekleşeceğini bildiğim ve o zaman neler yaşayacağımı az çok tahmin ettiğim
bir haber. Bunun için önce kızdım, sonra üzüldüm ve sonra yeniden üzüldüm…
Bugün ise içimden hiç çalışmak gelmedi, oysa yapacak işlerim
birikmeye başladı bile. Elimde ise sadece o kitap vardı. Kaldığım yerden
okumaya devam ettim, elimden hiç bırakmayasıya, yer yer öyle titredi ki içim,
tabiri caizse tüylerim diken diken oldu. O sırada aklımdan alakalı alakasız
milyonlarca şey geçti, unuttuklarım bile geldi hatırıma. Nasıl bu kadar etkili
yazabildi diye düşündüm ve beni neden bu kadar etkiledi? Cevabı seziyorum,
sadece dillendiremiyorum. Bir kehaneti dile getiririm belki diye biraz da
korkuyorum. Nerdeyse her cümlenin altı çizilebilirdi ama elim sadece şu üç
bölüme gitti.
“Unutarak yeniden bildim.”
“Ömür bir ok, zaman bir yay, bir el o yayı görmüş, sen o
yayı attın tut. Aldığın her nefes, keseden akmakta olan bir kum tanesi, kese
ortalanmış ve sen kumu tükettin tut.”
“Sır layık olmayana ifşa olunmaz.”
Her biri için ayrı ayrı birçok sebep ya da hikâye
uydurabilirim elbet ama şimdilik yazıldıkları gibi kalsınlar…
Küçük bir kız çocuğu, okuma bayramında önünde piti kareli
önlüğüyle ‘bulaşık yıkayacaktım’ diye bir şiir okuyor, sonunda elinde köpükler.
Şiir yok aklımda, ya da hikâye, sadece o önlük var. Bir de öğretmenine duyduğu
sonsuz sevgi. İki rolü daha var kızın, birinde ödünç alınmış beyaz bir
elbiseyle elinde bir mum arkadaşlarıyla bir şarkıyı söylemekte, bir çember
olmuşlar, diğeri ise bir koroda okunan şiir. O vakit farkında değil ama en çok
onu hatırlayacak o sahneden. Tüm nefretlere ve iç çatışmalara rağmen
nihayetinde baskın olanın mutlak sevgi olması… Başka çaresi olmadığını
bilenlerin sığınacak tek kapısı. ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,
sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır.’ Yıllar yılı unutulmayan dizelerden
biri, korodan bir parça.
Bugün bitti kitap, hem de birkaç saat aralıksız okuma ile. Ben
mi haksızlık ettim, o mu bana yol göstermek için bu kadar saklandığı durduğu
yerde sanırım hiç bilemeyeceğim. Ya da bunların hepsini uyduruyorum. Zihnim bulandı,
boğazımda bir sancı, bilmem neden, ya da bilmem sahiden…
O önlük duruyor hala, o kızın görüntüsü de aklımda, ne kadar
değişmiş olsa bile hala orada bir yerde. Bildiğimi bilmemek üzere söylüyorum
bunları ya da bilmediğimi bilerek…
Güzel insanlar yaşatıldıkça, adına ne kadar hikâyeler
uydurulursa uydurulsun, hala bir umut var bir yerlerde… İnanmalıyım buna.
9 Nisan 2012 Pazartesi
Güneşin doğuşuna olan inancım kadar inanmışım ona da. Sabah birkaç tane idi, akşam üzeri ise tüm ağacı donattı. Biraz pembeye değen beyaz çiçekler. Ya da ne beyaz ne pembe, ben öyle istedim görmeyi. Öyle çok soru var ki aslında ama bir an silinince, unutunca, hafiflemek bu mu ki? Hep bir yakarış seziyorum derinlerde, öyle çok neden sorusu geçiriyor ki aklından, yardım edemiyorum ona, nasıl edeyim ki zaten, bütün mesele o sorularda değil mi ki hem? Ya da neden ayrı tutuyorum ki, aynısı aslında. O kadar aynı ki istese de kurtulamayasıya. Bir sigara dumanı gibi terk etmeli aslında, ciğerinde karanlığı bırakmadan. Işık sönmemeli hiç, o söndüğünde gelir tüm bu karanlık cümleler, hep olmalı ışık, sonsuza dek.. Öyle çok.. Belki de bırakmalı o ipi, elinden kayıp gitmeye öyle istekli ki, zora ki, öyle zoraki ki bugünü kaçıran..
Tabi ki hiç bilemeyeceksin benim şimdimde neler geçiyor aklımdan, yazdıklarım sadece bir karalama, kuralsız, sevimsiz. Öyle örtülü ki üstü.. Belki biraz Agatha karanlığı, ya da fazlası.
Işıkları söndürmemek gerek, hep parıldamalı onlar, ışıklar..
26 Kasım 2011 Cumartesi
Bir şeyler anlatabilmeli artık...
Zaman zaman olur böyle, nedenini bilmediğim bir hüzün çöker üzerime. Hep gitmek isterim o vakit, bir türlü beceremem. Fasıl dinlerim uzun uzun. Enstrümanın dokunulan her teli biraz daha titretir içimi. Dibe vurdum sanırım, bir daha çıkamayasıya... Her daim akmayı bekleyen gözyaşlarım süzülür biraz, iç çekerim, geçer. Öyle derin bir yalnızlık sarar ki etrafımı, hareketsiz bırakır, bakamam, göremem. Sonra geçmeye başlar, yine nedensiz. Ben yeniden sormamayı öğrenirim, emsal aramam kendi kendime. Başladığı gibi biter çünkü, hayat gibi biraz, kendiliğinden. Geceleri artsada sabah gözlerimi yeniden açabilirsem eğer geçer belki derim, içimde ufacık bir umut parçası razı olurum geceye, belki de sırf gün ışığı için. Öyle net cümlelerim yoktur benim, hani öğretilir ya ilkokulda ‘ali ata bak’, ben beceremem o cümleleri kurmayı. Her anım muğlaktır benim, her sözüm, her yaptığım, çoğu zaman kendim bile çözemem kendimi, sonrasında da uğraşmam zaten, hep yeniden, her seferinde yeniden...
Onlarca cümle ekleyebilirim ama beceremem. Aynı mı söylerim, hep dönüp durur muyum yerimde, hep yeniden derken aslında hep aynı yerde. Bu kadar katıyken kendime, hayatıma, etrafıma nasıl bu kadar savunmasızım bilmem. Anlatamadıklarımdır anlattıklarım, böyle beceriksizce...
Zaman zaman olur böyle, nedenini bilmediğim bir hüzün çöker üzerime. Hep gitmek isterim o vakit, bir türlü beceremem. Fasıl dinlerim uzun uzun. Enstrümanın dokunulan her teli biraz daha titretir içimi. Dibe vurdum sanırım, bir daha çıkamayasıya... Her daim akmayı bekleyen gözyaşlarım süzülür biraz, iç çekerim, geçer. Öyle derin bir yalnızlık sarar ki etrafımı, hareketsiz bırakır, bakamam, göremem. Sonra geçmeye başlar, yine nedensiz. Ben yeniden sormamayı öğrenirim, emsal aramam kendi kendime. Başladığı gibi biter çünkü, hayat gibi biraz, kendiliğinden. Geceleri artsada sabah gözlerimi yeniden açabilirsem eğer geçer belki derim, içimde ufacık bir umut parçası razı olurum geceye, belki de sırf gün ışığı için. Öyle net cümlelerim yoktur benim, hani öğretilir ya ilkokulda ‘ali ata bak’, ben beceremem o cümleleri kurmayı. Her anım muğlaktır benim, her sözüm, her yaptığım, çoğu zaman kendim bile çözemem kendimi, sonrasında da uğraşmam zaten, hep yeniden, her seferinde yeniden...
Onlarca cümle ekleyebilirim ama beceremem. Aynı mı söylerim, hep dönüp durur muyum yerimde, hep yeniden derken aslında hep aynı yerde. Bu kadar katıyken kendime, hayatıma, etrafıma nasıl bu kadar savunmasızım bilmem. Anlatamadıklarımdır anlattıklarım, böyle beceriksizce...
1 Ağustos 2011 Pazartesi
35.damla
aç! aç! aç!
diye haykırıyor yüzlerce mahkum.
canımız yanmış gibi değil,
canımız yana yana
haykırıyoruz sahnedeki kadına:
aç aç açç
bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız
açız çünkü,
açız...
hem sade
o kadına
ve kadınlara değil
güneşe,
yeşile,
toprağa
ve açık havaya açız
adam gibi çalışmaya
insan gibi yaşamaya da açız
onun için de işte,
sahnedeki kadınla değil asıl
bu düzenin bazına asılıyoruz
aç aç aç
diye haykırıyoruz.
kilitleri aç
kelepçeleri aç
demir kapıları aç
aç! aç! aç!
açız çünkü,
açız
hem sade
içerde değil
güneşe,
yeşile,
toprağa,
açık havaya,
adam gibi çalışmaya,
insan gibi yaşamaya
sade içerde değil,
dışarda da açız
onun için de işte,
sahnedeki kadına değil asıl,
bu düzenin bazına asılıyoruz
aç aç aç diye haykırıyoruz.
bize okul, bize yol, bize fabrika aç!
aç aç aç
yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas
bu açmaza son çare
bi açık versin diye bakıyoruz
canımız yanmış gibi değil
canımız yana yana haykırıyoruz:
açamaz açamaz açamaz
ama hala anlamıyor ki düzenbaz
gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer
fırladığımız gibi bu tarih denen sahneye
aç dediklerimizi biz
kendi ellerimizle açacağız!
diye haykırıyor yüzlerce mahkum.
canımız yanmış gibi değil,
canımız yana yana
haykırıyoruz sahnedeki kadına:
aç aç açç
bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız
açız çünkü,
açız...
hem sade
o kadına
ve kadınlara değil
güneşe,
yeşile,
toprağa
ve açık havaya açız
adam gibi çalışmaya
insan gibi yaşamaya da açız
onun için de işte,
sahnedeki kadınla değil asıl
bu düzenin bazına asılıyoruz
aç aç aç
diye haykırıyoruz.
kilitleri aç
kelepçeleri aç
demir kapıları aç
aç! aç! aç!
açız çünkü,
açız
hem sade
içerde değil
güneşe,
yeşile,
toprağa,
açık havaya,
adam gibi çalışmaya,
insan gibi yaşamaya
sade içerde değil,
dışarda da açız
onun için de işte,
sahnedeki kadına değil asıl,
bu düzenin bazına asılıyoruz
aç aç aç diye haykırıyoruz.
bize okul, bize yol, bize fabrika aç!
aç aç aç
yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas
bu açmaza son çare
bi açık versin diye bakıyoruz
canımız yanmış gibi değil
canımız yana yana haykırıyoruz:
açamaz açamaz açamaz
ama hala anlamıyor ki düzenbaz
gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer
fırladığımız gibi bu tarih denen sahneye
aç dediklerimizi biz
kendi ellerimizle açacağız!
25 Nisan 2011 Pazartesi
“ÖLÜM KOKAR HAYAT…”
… ve aniden söner ışıklar, bir daha hiç yanmayasıya.
Bazen tuhaf olur hayat, hiçbir şey yolunda gitmiyor sanırsın, sıkılırsın, dağıtırsın, belki biraz ağlarsın… Bazen de saçma bir mutluluk kaplar içini, nedenini bilmezsin, güneşli havadandır der geçersin ama bitsin istemezsin, biteceğini bile bile sarılırsın ona sıkıca, bırakmayasıya.
Bir gün biri çıkar gelir, sarsar hayatını sen farkına varmadan ya da varsan bile ses etmezsin, içten içe sevinirsin; ‘Bak işte değişiyor her şey, tam da istediğim gibi…’ ardından yine yarım kalan cümleler…
Evet o kadar yetenekli değilsin, konuşamazsın çoğu zaman, ara sıra yazarsın ya hani- onu bile beceremezsin belki, zihninin içinde dolanıverir cümleler, evet işte tamam çık hadi, konuş artık der içinden bir ses ancak yine de susarsın. Ağzını kapayan o el öyle şiddetli sarar ki seni bir daha hiç konuşmak istemezsin. İçinden söversin hep, dışarı atamazsın o kelimeleri, bir yer hayal edersin, bir dağın tepesi biraz rüzgârlı, evet ordaymışçasına söversin içinden, rüzgâr sana yardım edebilecekmiş gibi…
Bazen de öyle yalnız kalırsın ki, hiçbir kalabalık çekip çıkaramaz o karanlıktan seni, oysa ufak bir ışık, kim bilir, belki… Başka türlü hayal etmek istersin, bir dünya çizersin kendine derinlerinde kaybolsan da korkmayacağın… Hayır bilirim, korkmazsın öyle her şeyden, cesur bile sayılırsın hatta demem o ki sadece bunca kayıp, bunca… Nasıl dayandın? Nasıl devam edebiliyorsun? Bilirim sen etmesen bile devam ettirir hayat yaşamaya.
Gidersin öylece, yol uzun gelir hep oysa bir göz açıp-kapayasıyadır vakit. Öyle bir aralıkta ki şu ‘zaman’, çözmeye çabalamazsın işte, söyle ve geç, ne çıkar…
Yok, görünmediğin kadar asi değilsin ama bir o kadar asi.
Hücreler neden karanlıktır, neden şarkılar böyle… Böyle işte, kelimesiz, yüklemsiz, cümlesiz, sessiz… Neden susar ki yaşam, herkes bir cümle beklerken.
Öyle güzel anlamıyorum ki seni, karanlığında mutluysan ya da nerde mutluysan belki de mutsuzsan kal bir yerlerde, öyle derindesin ki biliyorum, dönüş yok artık. Üzülmediğini biliyorum, üzülme zaten, ben senin yerine de üzülüyorum. Öyle güzel üzülüyorum ki, hatta bazen ağlıyorum. Böyle yaşlar dökülüyor damla damla tutamıyorum, bazen bir kâğıt parçasını ıslatıyor bazen yastığı. Ama sonra uyanıyorum pencerede güneş… Sen henüz bilemeyeceğim bir yerlerde birkaç sevdiğimle belki de, ben senin yaşında dünya denen bir yerde…
29 Aralık 2010 Çarşamba
14 Aralık 2010 Salı
18 Mayıs 2010 Salı
hangisi haklı?
Gülümseten sözlere az rastlanan bir zamanda tüm duygular birbirine karışmış. Bu kadar durgunluktan sonra bir anda çıkagelmiş hepsi. Kimi umutlu konuşmuş, kimi başka bir yol göstermiş, kimi hayal kırıklığı mı acaba diye tereddüt etmiş.. O neye ya da kime inanacağını bilemeden, kendisine de dahil, en iyi çözümü gitmekte bulmuş, bunun bir çözüm olmadığını bilmesine rağmen.. İyi ama o halde hangisi haklı??
10 Nisan 2010 Cumartesi
18 Mart 2010 Perşembe
Kavramlar nereye kaçıyorlar?
"Beş duyunun bileşik hali sessizliktir... Renkler skalasındaki bileşik rengin beyaz olması gibi... His, sessizlik ve beyazlık..." Söylemeye çalıştığı şey benim 'elma yapma' çabam gibiydi. Asıl olan ise bu duy-gu rehavetine kapılmaksızın sessizliğini anlayabilmekti. O buna muhtemelen temas edebilme hali derdi. Ne kadar yaklaştım acaba? Bunu kavramam gerek.
11 Mart 2010 Perşembe
Çok eski olmayan bir zamanda, dünya tarihi arzuya dayanıyordu, dünyayı şöyle ya da böyle değiştirme arzusuna. Hazin bir yılın sonuna geldiğimizde bu arzuların gerçekleşmediğini görüyoruz. Tarih şimdi suskun. Sessizlik içinde yaşamak çok güç olduğundan, hepimiz cevapları kendi içimizde arıyoruz. Yine de, benim anladığım şekliyle, yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu ... dur. Üstü örtülemez gerçekleri, gözler önüne serme çabasının arayışından ibarettir.
26 Ocak 2010 Salı
Bu günlerde herkes gitmek istiyor
Bu günlerde herkes gitmek istiyor
Küçük bir sahil kasabasina
Bir baska ülkeye, daglara, uzaklara...
Hayatindan memnun olan yok.
Kiminle konussam ayni sey...
Herseyi, herkesi birakip gitme istegi.
Öyle "yanina almak istedigi üç sey" falan yok.
Bir kendisi
Bu yeter zaten.
Herseyi, herkesi götürdün demektir..
Keske kendini birakip gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hani kendimizden raziyiz diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herseyi yüzüstü birakmak göze alinmiyor.
Böyle gidiyoruz iste.
Bir yanimiz "kalk gidelim",
öbür yanimiz "otur" diyor.
"Otur" diyen kazaniyor.
O yan kalabalik zira...
is, Güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma dugusu...
En kötüsü aliskanlik
Aliskanligin verdigi rahatlik,
Monotonlugun dogurdugu bikkinligi yeniyor.
Kaliyoruz...
Kus olup uçmak isterken, agaç olup kök saliyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha dogurmalar...
Borçlara girmeler...
isi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor.
Misal ben...
Kapidaki Rex'i birakip gidemiyorum.
Degil busehirden gitmek,
iki sokak öteye tasinamiyorum.
Alip götürsem gelmez ki...
Bütün sokagim köpegim oldugunun farkinda
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sirtinda yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardir;
Evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatimiz küfeler.
Ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazim.
Barik ufak kaçislar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az
Sadece kaymak tabakasi
Hepmiz kaçabilsek...
Bütçe, zama, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün
Sabah 9, aksam 18
Sonra baska mecburiyetler
Sikisip kaldik.
Sirf yeme, içme, barinmanin bedeli
Bu kadar agir olmamali.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karsiligi, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar asik olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittigim olmadi hiç.
Ama olsun... istemek de güzel.
CAN YÜCEL
Küçük bir sahil kasabasina
Bir baska ülkeye, daglara, uzaklara...
Hayatindan memnun olan yok.
Kiminle konussam ayni sey...
Herseyi, herkesi birakip gitme istegi.
Öyle "yanina almak istedigi üç sey" falan yok.
Bir kendisi
Bu yeter zaten.
Herseyi, herkesi götürdün demektir..
Keske kendini birakip gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hani kendimizden raziyiz diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herseyi yüzüstü birakmak göze alinmiyor.
Böyle gidiyoruz iste.
Bir yanimiz "kalk gidelim",
öbür yanimiz "otur" diyor.
"Otur" diyen kazaniyor.
O yan kalabalik zira...
is, Güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma dugusu...
En kötüsü aliskanlik
Aliskanligin verdigi rahatlik,
Monotonlugun dogurdugu bikkinligi yeniyor.
Kaliyoruz...
Kus olup uçmak isterken, agaç olup kök saliyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha dogurmalar...
Borçlara girmeler...
isi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor.
Misal ben...
Kapidaki Rex'i birakip gidemiyorum.
Degil busehirden gitmek,
iki sokak öteye tasinamiyorum.
Alip götürsem gelmez ki...
Bütün sokagim köpegim oldugunun farkinda
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sirtinda yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardir;
Evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatimiz küfeler.
Ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazim.
Barik ufak kaçislar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az
Sadece kaymak tabakasi
Hepmiz kaçabilsek...
Bütçe, zama, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün
Sabah 9, aksam 18
Sonra baska mecburiyetler
Sikisip kaldik.
Sirf yeme, içme, barinmanin bedeli
Bu kadar agir olmamali.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karsiligi, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar asik olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittigim olmadi hiç.
Ama olsun... istemek de güzel.
CAN YÜCEL
12 Ocak 2010 Salı
nadastan çıkma çabaları
neden, niçin, neresi, nereye, nereden, kim, kime, kimden, siz, biz, onlar, ben, hangisi, doğru, yanlış, belki, bir ihtimal, olabilir, imkansız, vazgeçmek, umutlanmak, aramak, kaybetmek, bulmak, hatırla(n)mak, unut(ul)mak, imza atmak, fesh etmek, yeni, eski, gitmek, gelmek, çabalamak...
Yeni adımlar atmaya başlamaya çabalıyorum, bir tarafım diyor ki kal bu çok anlamsız, diğer tarafım ise artık bir şeyler yapmalısın. Hangisini dinlesem? Bu kadar çabuk geçerken her şey bu beklemek neden? Öğrenmek gerek tüm sakatlanmalara rağmen yürüyebilmeyi.
Vakit gitme vakti...
Yeni adımlar atmaya başlamaya çabalıyorum, bir tarafım diyor ki kal bu çok anlamsız, diğer tarafım ise artık bir şeyler yapmalısın. Hangisini dinlesem? Bu kadar çabuk geçerken her şey bu beklemek neden? Öğrenmek gerek tüm sakatlanmalara rağmen yürüyebilmeyi.
Vakit gitme vakti...
5 Ocak 2010 Salı
sor(un) & ç-öz(üm)
Usul usul
ve farkında olmadan
içine yerleştiğimiz dünya gerçekliklerinin,
güneşin doğuşu gibi, bize söylemek istedikleri uykudan uyanma hali kadar ani olamayacak.O halde arayışların merakla başlaması bizi ‘tekrar’dan kurtaracaktır. Zihnin hiçbir zaman son bulmayacağı gerçeği aslında sonlu olanın insanın kendisi olduğunu göstermez mi? Oysa biz hep ‘aynı’ların içinde yaşadık...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


