9 Eylül 2012 Pazar


Masada biriken kitaplar, defterler… Ben başında oturmuşum, yazmayı bekliyorum. Dakikalar geçiyor, sonra saatler, ben oturuyorum. Biliyorum orada tüm yazacaklarım ama çıkıp düşmek istemiyorlar kalemime. Toz bulutu gibiler biraz, orda durum karmakarışık, göz gözü görmüyor, ama ben hala biraz ilerde/geride duruyorum, kestiremiyorum. Sadece aynı yerde değiliz, bunu biliyorum. Pirsig’i alıyorum elime, ilk cümleleri okuyorum sonra son sayfayı. Tam 374 sayfa debeleniyor kavradığı şeyi sonlandırabilmek ve daha da önemlisi söyleyebilmek için. Ben onu birkaç yıl evvel okumuştum, o gün bugündür nereye gitsem onu da götürürüm kitaplığıma. Üç ayrı yerde kitaplığım var benim. Tüm kitaplarımı seviyorum, okuyamadıklarımı da. Hatta belki de sadece kitaplarımı seviyorum, kendimin, hayatımın yerine de. Bilmiyorum. Her neyse… Bir de sarı defter var masada, A5 boyutunda, ona sadece not almayı becerebiliyorum, bir de turuncu ‘vitality’ kapağını seviyorum. Daha büyük kağıtlar getiriyorum sonra, bazıları dolu, bazıları boş. Başlıkları yazıyorum büyük harflerle, büyük harfleri el yazısında kullanmak zor gelir hep, yanlış yazacakmışım gibi bir his, yanlış olsa ne olacaksa sanki. Bir süre de o dört cümleyle bakışıyoruz birbirimize. Ben kahve almamak için tutuyorum kendimi saatlerdir, ama itiraf etmeliyim ki o arada birkaç fincan çay götürdüm. Tuhaf bir histeri gibi gelir hep bu alışkanlıklar, öyle belki de. Ama hala makul şeyler yazamıyorum, yazamadığımı da yazarak anlatabiliyorum sadece. Ben bu ilişki biçimini çözemedim bir türlü, o yüzden hep merak ederim şizofreniyi. Ve Dostoyevski’yi böyle zamanlarda daha çok severim.
Arnheim ve Fowles da var masada. Aynı saptamalara varabiliyoruz çoğu zaman her ikisiyle de ama anlaşılan bu gece onlar da bana pek yardımcı olmayacaklar. Oysa çok kararlıydım bugün biraz ilerlemeye, bir de zihnim aynı hedefe kilitlenebilse…,
Peki şimdi kimi getirmeli masaya?
 

Hiç yorum yok: