21 Eylül 2014 Pazar

Gökyüzünün siyahlığı yerini maviye bırakmaya başlarken, hafif hafif kızıllığını da serpiştiren güneş ile birlikte derin bir nefes aldı kız. İyot dolu, huzur dolu bir deniz kokusu doldu nefesine. Kötü uyandı aslında, kabuslar vardı tüm gece rüyasında. Ama öyle güzeldi ki gün, gökyüzü... Aynanın karşısına geçti sonra. Başta çok zorladı kendini, gül bakalım, gülmelisin, hadi ama! Sonunda baktı aynadaki suretine, başlamış gülmeye ya da en azından tebessüm ediyor. İşte şimdi gerisi gelirdi artık. Ne yazmıştı o pembe kağıda, her sabah uyanınca görsün diye: "Bugün yeni ve umut dolu bir gün olacak". Birçok şeyi yapamazdı, beceremezdi, belki de elinden hiçbir şey gelmezdi dünyayı, kötülükleri değiştirmek için. Ama inanmak öyle mi? Hiçkimse karışamazdı buna, engelleyemez, müdahale edemezdi. Inancı ve suratına zoraki de olsa yerleştirdiği tebessümüyle indi sahile. Öyle yumuşaktı ki kumlar, terliklerini eline alıp devam etti yürüyüşüne. Ne tuhaftı ten, hissetmek. Huzur aramak, mutluluk aramak ne saçma bir şey diye düşündü o an. Insan arayarak bulamazdı ki huzuru. Izin vermeliydi sadece, bırakmak kendini, telaşı, düşünmeyi. Tek yol buydu işte. Ama insan beyni bu rahat durur mu hiç. Bir yudum huzur bul yeter ki, bir vesvese yığını üşüşür ki beynine sorma! Hiç anlamadan kaptırıverirsin kendini düşüncelere, bir de bakarsın hem o an, hem o anın büyüsü hem de huzurun kaçmış, gitmiş...
Giden anı yolcu edip, devam etti kız yürüyüşüne ancak daha fazla sabredemedi, daha doğrusu erteleyemedi endişelerini. Bir bank bulup ilişti kıyısına. Evden çıktığından beri elinde sıkı sıkıya tuttuğu mektubu açmaya başladı, usul usul...
Gelen son birkaç mektuptan bir şeyler sezmişti aslında. Sormuştu da üstelik neler olduğunu. Ancak hep kaçamak yanıtlar vardı her gelen mektupta. Ama bu sefer ki başka. Bazı yerler çok kararlı, öyle her şey açık açık yazılmış. Bazı yerler var ki titremiş harfler, boynu bükük biraz, tereddut girmiş araya. Fakat karar vermiş yazan bir kez, anlatacak her şeyi, çünkü belki bu, belki de son... 
Sezmek başka, okumak başka şey. Sezsen, inkar edebilirsin, olmaz, benim kaygılarımdır diyebilirsin. Kandırabilirsin yani kendini. Ama okumak öyle mi. Okuyup anlamak, görmek, inkar edememek. 
Mektup demek; uzak demek, dokunamamak demek, görememek, duyamamak... Belki de o yüzdendir hani, o öpüşler mektupları. Onun eli, kokusu, ruhu değdi ya yazarken. Bir yakınlık, bağ kurma arzusu. Özlem dolu, kucak kucak... Özlemek, ama bir şey yapamamak. O orada zoraki, kız burada özgürlüğünde sürgün. Öyle bir çaresizlik ki! Tüm bu gözyaşları aksa, karışsa şu denize. Silip süpürse deniz, tüm o dertleri, çaresizliği, uzaklığı... Bir yol olsa, bir yolu olsa, ahh bir yol olsa...

16 Haziran 2014 Pazartesi

"Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!" 
                                                                                                      Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s.33

2 Haziran 2014 Pazartesi

Dear
Alex,
Today
Is
My
Birthday
                hnd...

24 Nisan 2014 Perşembe

 
Can suyunu aldıktan sonra toprağa tutunmak gerek,
Yağmurdan kardan beslenmek,
Tüm kırmızıları kıskandırarak taçlanmak,
Ama yine de korumak kendini,
Sevmek ve sevilmek,
Her şeye rağmen,
Terk edenlere hoşçakal demek,
Gelenlere hoşgeldin,
Sonra bahara hazırlanmak gerek,
Belki biraz budanmak,
Daha gür,
Daha güzel,
Daha sevilesi olmak için...
Yeniden yağmurlarda ıslanmak gerek,
Sonra beklemek,
Beklerken ölmemek,
İnadına tutunmak hayata,
Belki sonra,
...
Ama yine de vazgeçmemek,
Her şeye,
Herkese,
Hatta kendine rağmen,
Bir türkü tutturmak belki,
Ya da sadece dinlemek,
Sonra farkında olmak gerek,
Bak ne diyor üstat:
"Hayat kısa, kuşlar uçuyor"
Belki de sırf bu yüzden,
Şöyle durup,
Derin bir,
Nefes almak,
Gerek!

8 Nisan 2014 Salı

       “Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” (Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı, s.71)

Bazen bazı sözlerin üzerine söylenecek hiçbir söz olmaz. Ama yine de alamazsın ya kendini, yani bilirsin yazılan her şey, hiçbir şeydir aslında. Fakat Cem Karaca ‘Bence artık sen de herkes gibisin’ diyorsa, Nazım’ı anıyorsan en sevdiğin dizeleriyle, karışıyorsun işte…

Çoğu zaman öyle zor ki anlatabilmek, bu yüzden belki de uydurduğumuz hikâyeler, dinlediğimiz şarkılar, çektiğimiz fotoğraflar. Yerini tutar mı peki? Zor, sorunun kendisi daha zor. Çünkü düğümlenen o şeye yenik düşmemek için itmek istiyor insan, başını çevirmek, başka bir şeyler düşünmeye çalışmak. Kaçmak mı peki bu, yüzleşememek, ya da belki dayanamamak. Acı unutulmaz ki zaten, üzerini örtersin işte, içini ısıtmasını istediğin bahara sarılırsın sımsıkı. Geçmez belki ama konuşmaya başlayabilirsin o zaman, kendin bile inanamazsın sonra, sanki başka birisindir o an, kendine yabancılaşmak böyle zamanlarda mı başlar? Bilim kurgu filmlerindeki gibi başka zaman aralığında devam eder o an, tek fark istediğin hatta istemediğin bir an dönebilirsin. Ne çok şey var anlatamadığımız. Bu yüzden belki tüm o ‘mış gibi’ hallerimiz.

Çünkü: Hayat diye bir şey yokmuş, bizim hayat dediğimiz bir şey varmış…


13 Mart 2014 Perşembe

Özlemek zor, hele bir daha hiç göremeyeceğini bildigin birini özlemek daha zor...
Hani denir ya; karla karışık yağmur,
Tam da böyle bir şey iste,
Aci ile karışık özlem...

11 Mart 2014 Salı


Gün aynı değil ama yaşananlar neredeyse aynı. Yorgunluk var bir de tabi. Neden mi? Uzunca bir liste olabilir bunun için, olmaya da bilir. Sonra kelimeler geliyor, kelimeler ne kadar kimsesiz. Hep birlikte bekliyoruz, aynı şeylerle kodlanmış bir sürü insan. Adam kırmızıysa bekle! Ama o adam bugün sadece kırmızı değil ki, bugün onun yüzü var.
Mesela ‘Hastane koridorunda beklemek’ diye bir şey var. Sadece bekleyenin bildiği. O koridorda umut hiç eksilmez, ‘aksi durumda ne olur’ diye düşünülmez. O nefes kesilmesin diye her şey yapılır, elinden hiçbir şey gelmese bile… Evet hayat devam eder, bekleyen için de hiç haberi olmayan için de. Yemekler yenilir, o yemeklerin tadı olmaz ama, uyunur mesela, uyku gibi olmaz ama, işe gidersin belki, yani evet o görünmez döngü dönmeye devam eder, zayıflar ama devam eder işte. Bazen de o umut, o bekleyiş, yok olur, geriye sadece boşluk, acı…
Ben diyorum, keşke bilmeseydim o ismi, bu ülkede ki bu dünyada ki hiç kimse, ailesinden arkadaşlarından başka hiç kimse bilmeseydi. Kimse ama kimse bilmeseydi de…
Öyle kolay yazılmıyor bugün,
Bugün hayat hiç kolay değil,
Bir sürü şey var bugün,
Hiçbir şey yok bugün,
‘Vicdan’ neredesin bugün?


Elinde ekmeği, çocuk olmak çok zor bugün!
                                                                                                       #berkinelvan

26 Şubat 2014 Çarşamba

Gercek/R

"Gercek simdiki an, gelecegi yeyip bitiren gecmisin ele avuca sigmaz ilerleyisidir. Isin gercegi, her turlu duyu, bellegin parcalarindan baska bir degildir." H. B. 
Bunu okuyunca déjà vu geliyor aklima. Bellegin parcalari, -mis gibi olma hali... Gercegin ne oldugu var bir de. Ornegin her gun kalkipta bugun gunes dogudan dogup batidan batacak mi diye kontrol etmiyoruz. (Boyle bir davranis ciddi anlamda bir tekinsizlik yaratirdi zaten ya da akil ile ilgili bir suphe-bu akil ve delilik meselesi de zaten 'gercek'lik arayisinda onemli bir nokta). Gunesin dogmasi ve batmasi bir gerceklik. Ama bunun ifade araci olan 'dil' bir uretim, bir kabul yalnizca. 'Gunes' 'dogu' 'bati' uretilen, kabul goren. Yani ifade araci degil ama ifade edilenin kendisi bir 'gerceklik'. Metaforsuz ama nerdeyse ona acik bir durum. Durum yanlis kelime olabilir belki de buna olay demek gerekir. 
Bu nokta da belki 'gercek' diye adlandirdigimiz bir cok sey bir 'kabul' den oteye gecmemekte. Burada 'farkindalik' ciddi bir cozum araci olabilir. Ister toplumsal ister uluslararasi olsun kabul sadece kabuldur ve yalnizca bireyi topluma dahil eder. O halde gercek hepimizin ortak paydasi degildir ve degiskendir. Bazen de bazi durumlara boyle bakmak faydali olabilir. 

8 Şubat 2014 Cumartesi

İSTANBUL’DA BİR MERHAMET HAFTASI / MURAT GÜLSOY




Max Ernst’in kitabından alınan 7 resim, haftanın 7 gününde, birbirini tanımayan 7 kişiye gönderilir ve roman başlar…
Kitabın arka kapak yazısında “…yazıdan bir aynaya bakmaya çağırıyor okurunu. Anlamı kendinden gizli bir dünyayı seyre dalan insanların zihinlerinde geziniyoruz. Bir şeye, dünyaya, insanlara bakmanın kendimize bakmak; kendimize bakmanın bir şeye, dünyaya, insanlara bakmak olduğunu hissederek...” yazıyor.
Sahi, ‘bakmak’ kendimize, dünyaya, bir şeye ya da insanlara nasıl gerçekleşir?

1.resim: İçeride büyütülenler bazen öyle bir hal alır ki, bu sizi ‘ötekileştirir’. Ötekileşen ise bakılana dönüşür bir anda, belki tek yaptığı elinde bir çiçek beklemektir gelecek olanı, gelip de o kükreyen başı ehlileştirecek olanı.
2.resim: Bakma yatağımın beyazlığına, aldanma yumuşaklığına. Görmüyor musun etrafım siyah, karanlık. Tablolar bile yarım. Ya da çevir gözlerini benden de bak ayaklarının dibine, azgın sularda çırpınan adamları da mı görmüyorsun. Gelme, ben sana gel desem de!
3.resim: Yalnız tablolarda görünüyorsa doğa, perdeler ile gizleniyorsa dünya, kadının kanatları, adamın dizlerinde hale normal olamaz mı acaba? Adam yapraklı bir platformun kıyısında hem sabit, hem uçacakmış gibi hem de başı önde. Saygıdan mı bilmem ama şapka elinde, kadının eli adama dokunmak üzere, belki tereddütte.
4.resim: Birçok baykuş gecenin zifiri karanlığında avlanır. Belki bu yüzden adamın kafası baykuş, yan yana iki otel odası, ikişer kere yazılmış oda numaraları. Kadında gecenin karanlığına bir maske ile karışmış. Belki biraz çekimser. Adam ikna çabalarında gibi. Peki, o yerde ki kocaman gözü fark etmişler midir?
5.resim: Semadan dünyaya geçişin en verimli figürü müdür kadın? Önünde bir kase dolusu yumurta, küçücük. Ve öyle küçük kalmış ki horoz, belki adam, kendisine göre dev bir yumurtanın üzerinde, başı yukarda, zannedersin tüm dünyaya hakim… Merdivenlerin sonu her zaman güzel bir manzaraya çıkar mı?
6.resim: Şu anatomi ne tuhaf şey. Okullarda numaralandırılan yarım iç organ maketleri (öyle mi denir bilmiyorum) geldi aklıma. Bağırsakların arasına sıkışmış kadın ve adam. Sanırım adam kurtarmış kendini de, yazık kadın sadece ayaklarını çıkarabilmiş. Ahh o kurukafa yok mu,yalnızca cehalet mi şimdi bu?
7.resim: Kadın; yumuşak yerlerde de olsan, zifiri karanlıkta da, uzanmış da olsan, gözlerin hep kurtarılmayı bekliyor sanki. Bir yere kurdeleler ile bir yere omurga ile sabitlenmişsin. Ne ile olduğu önemli mi, kurdele olması o çivilenme etkisini azaltır mı hiç?

…işte bunlar her resme ilk baktığımda aldığım kısa notlar. Yazarın oyununa katıldım ben de kendimce. Okumayanlara da şiddetle tavsiye ederim. Murat Gülsoy’un kitapları ile bir kez tanışanlar, sanırım ondan ayrılamayacaklar…







16 Ocak 2014 Perşembe

       ilk cümlenin ne olacağını bilememek, yazdığınız tüm kelimeleri silip yeniden ve yeniden denemek, büyük harfle ya da üç nokta ile başlamak, 'bir şey söylemek istiyorum, benim için önemli, belki de sadece benim için önemli' diye en güzelini aramak, eğer ilk cümlem olursa yani 'güzel' olursa sonrasını da iyi ifade edebilirim diye düşünmek, ne önemi var canim bir başlayım elbet devam ederim demek.... 
Bunlar benim ilk anda ilk cümle için aklıma ilk gelenler (Meğer ne çok ilk varmış). Belki bazıları doğrudur, kim bilir ya da belki ilk cümle önemlidir ya da biz öyle olsun isteriz. Bundan birkaç ay evvel elimde bir kitap oturuyorum. Yanımdakilerden birisi kitaba bakmak istedi, ben de kitabı ona uzattım. İlk cümleye baktı ve 'acaba bu kitabın ikinci cildi ya da devamı mı, hiç ilk cümle gibi olmamış' dedi. O zaman hiç unutmadıgım, ki ben hiç hatırlayamam, ilk cümle geldi aklıma. 'Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum'. Okuyanlar ve müzeye gidenler bilir; Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi. Onca yıldır hala hatırımda, belki de bu ilk cümle meselesi önemlidir. Bu arada az önce bahsettiğim kitap, ikinci cilt falan değildi, yani o da bir ilk cümle. Belki de bu ilk cümle meselesi önemsiz bir şeydir.
Asıl yazmak istediğime henüz başlayamadığıma göre belki de bu ilk cümle meselesi sahiden önemlidir... 

2 Ocak 2014 Perşembe

Bunun yalnızca bir 'dışavurum' olması gerekiyor oysa!

6 Eylül 2013 Cuma

Umut'u yitirmemek gerek
Ama önce kırmamak
Her şey olacağına varır belki
Bir replik saklamak gerek:
"I accepted my fate..."
Bir şarkı sözü gezindirmek gerek ruhunda:
"Bir umuttu yaşatan insanıı, aldım elime sazımııı..."
Bazen bir damla gözyaşı akıtmak gerek
Ama yağmura dönüştürmemek.
Belki biraz küfretmek
Bir sigara yakmak
Ama illa ki gülmek gerek
Ne demişti yazar:
"Bilirsiniz insanlar doğar, ölür ve sonra büyür."
Bazen unutmak gerek,
Bazen de unutabilmenin kıymetini bilmek
Yine de tökezlenebileceğini unutmamak gerek
Bazen de yazmak gerek...
Önce kaydetmek,
Sonra da geçip gitmesine izin vermek gerek.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Yer ile gök arasında bir yerdeyim
İkisine de dokunuyorum ama
İkisine de ait değilim...

11 Nisan 2013 Perşembe


Noktaları sana bıraktım
Ben virgüllerle devam ederim yoluma,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

23 Şubat 2013 Cumartesi

Bugün öyle cok yük kaldı ki kalbime
Hayat iste deyip geçemedim
Bir sarılma ile paylaşılır mı acı?
Denedim sadece
Ama öylesine değil, kalpten cok derinden
Seni anlamıyorum, bu mümkün değil ama yanındayım demek istedim, diyemedim..
Söyleyemediğim cok şey var benim
Soyleyebilmeyi ne cok istediğim...
Aklım, kalbim yanında oysa
Zorunluluklarıma dondüm sonra
Aklım başka yerde, başka kişilerde...
Bir insanın ne kadar ufalabildigini gördüm sonra
Uç dakika duramadım yanında, öyle zor ki dayanmak
Sevdiğin birinin her dakika daha da yaklaştığını bilmek ölüme
Ve daha kötüsü görmek ...
Son sözü olarak 'seni cok seviyorum kızım'i bırakıyorum aklıma
Bir de bu görüntüyü silebilir miyim acaba?
Bekliyoruz şimdi hep birlikte, son bir nefes için
Acı da olsa onun canı daha fazla yanmasın diye...
Sahi diner mi tüm acılar olunce?
Dedim ya cok yük kaldı bugün kalbime...

29 Ocak 2013 Salı

Bilmezler ki biz o gülüşün ardına ne kederler gizledik...

25 Ocak 2013 Cuma


“Duyumsamak, koklamak, dokunmak, hayal etmek yeterli değil.  Biz görmek isteriz.  Fakat insanlar yaşamak için ne kadar ışığa ihtiyaç duyarlar? Ve ne kadar karanlığa? (Zumthor, 2010)

 “Gün doğumu ya da gün batımı arasında hangi ışıkları kullanmak isteriz?  (Zumthor, 2010)

“Limonun sarılığı limonun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaşır.  Limonun ekşiliği sarı, sarılığı ekşidir; bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı ‘besin sezgisi’ adını vereceğimiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır…  Bir havuzdaki suyun akışkanlığı, ılıklığı, mavimsi rengi, dalgalılığı… Her biri içinden öbürünü gösteriverir…  (s.30) (Ponty, 2005)”

23 Ocak 2013 Çarşamba

Who are u?
It is a/an…
Where am I?
How?
Are u ready?
Sure, of course, absolutely ...
Maybe
Nothing, nowhere, no one.
Because, hence, in the other word...

Finish.

24 Aralık 2012 Pazartesi

''Bizim kalbimiz hep kırıktır çocuk. Ama, yinede eksik etmeyiz sol cebimizden umudu... '' 
                                                                                                                                            Nazım Hikmet
 
En çok da bu yüzden seviyorum ya Nazım'ı..

17 Ekim 2012 Çarşamba


“…..Tam da algılama, şey tiplerini, yani kavramları topladığı içindir ki, algı malzemesi düşünce açısından kullanılabilir hale gelir; tersinden söylersek, duyu malzemesi olmasaydı zihnin düşünmesini sağlayacak bir şey olmazdı.” (s.15)

“…. Algının yararlı olması için, şeylerin türleri hakkında bilgi vermesi gerekir; aksi takdirde organizmalar, deneyimden yarar sağlayamazlar.” (S.45)

 “Gözlemci bir ortamda hareket ederken, ortamın bütün bileşenlerinin izdüşümsel büyüklükleri de buna uygun olarak değişir. Ortam bir bütün olarak, birleşik ve tutarlı bir büyüklük değişimine maruz kalır.” (s.58)

“Nesneyi görmek, nesnenin kendi özelliklerini, ortamının ve gözlemcinin ona dayattığı özelliklerden ayırmak demektir.” (s.71)

“…Ressam George Braque şöyle bir gözlem yapmış: ’Fincanın yanındaki bir kahve kaşığını topuğumla ayakkabımın arasına yerleştirdiğimde derhal farklı bir işlev kazanıyor. Bir ayakkabı çekeceğine dönüşüyor.’ Bu tür bir işlev değişimine, belli bir algısal yeniden yapılanma eşlik etmektedir- örneğin kaşığın sapı, bir tutamaçtan bir manivelaya dönüşmektedir. Nesnenin buna rağmen korunan kimliği/ özdeşliği de kahve kaşığı ile ayakkabı çekeceği arasındaki sözel ayrım sayesinde etkisiz kılınmaktadır. Daha genelde dil, algılamanın şeyleri saf şekiller olarak görme eğiliminin dengelenmesine katkıda bulunur.” (s.267)

Dil, düşüncenin başlıca araçları olan diğer algısal ortamlarla etkileşime girer; ‘bitmiş düşüncenin üzerine konmuş nihai etiketten’ daha fazlasıdır. … Dil algısal deneyimde oluşturulmuş kavramları onaylayıp koruyarak, düşüncenin örgütlenmesini etkiler…” (s.270)

“Nesneler, gözlemciden giderek uzaklaşırken küçülürler, oysa bu nesneler aynı büyüklükte kalıyor gibi görünmektedir., hareket, mesafeyle birlikte hızlanıyor gibi görünür, oysa aynı zamanda sabit kalıyor gibi görünmektedir. Öklidçi terimler açısından çelişkili olan bu fenomenler, yine de görsel dünyanın akla yatkın tutarlı görünümüne uygun düşmektedirler, çünkü algısal uzamın homojenlikten yoksun olması, görme deneyimine sabit bir koşul olarak dahil edilmektedir.” (s. 325)

“Görsel algı, niteliklerin, nesnelerin, olayların imgelerini sağlayarak kavram oluşumuna zemin hazırlar. Gözlerin doğrudan ve anlık aldığı uyarının çok ötesine uzanan zihin, bellek yoluyla ulaşılan geniş imgeler alanında iş görmekte ve bütün bir hayat deneyimini bir görsel kavramlar sistemi olarak örgütlemektedir. Zihnin bu kavramları manipüle ederken kullandığı düşünce mekanizmaları, doğrudan algının yanı sıra doğrudan algı yoluyla depolanan deneyim arasındaki etkileşimde ve ayrıca sanatçının, bilimcinin, daha doğrusu ‘kafasındaki’ problemlerle uğraşan herhangi birinin tahayyülünde de iş görmektedir.” (s. 327)

“Nasıl oluyor da retinadaki iz farklı algılara yol açabiliyor? Farklı gözlemciler tam olarak neyi farklı görüyorlar?” (s. 335)

“…Algı ve kavrayış birliği, zihinsel anlayışın imgenin alanında gerçekleştiğini ima etmektedir… Resim nesnenin kendisini değil, nesne hakkında bir önermeler kümesi sunar.- nesneyi bir önermeler kümesi olarak sunar da diyebiliriz.” (s.341-342)

15 Ekim 2012 Pazartesi


“…….Benjamin’e göre algı tamamen geçici ve kinetikti; modernitenin, düşünmeye dalan bir gözlemci olasılığını bile nasıl ortadan kaldırdığını açıkça gösterir. Tek bir nesneye hiçbir zaman saf bir biçimde erişilemez; görme her zaman çoğuldur ve başka nesneler, arzular, vektörlerle yan yana ve üst üste yaşanır. Müzenin donuk alanı bile her şeyin dolaşım halinde olduğu bir dünyayı aşamamaktadır.” (S.33)
“Gözümüz için, belirli bir uyaran karşısında edinilen izlenimde değişeni ve yeni olanı kaydetmektense, daha önce sık sık üretmiş olduğu bir imgeyi yeniden üretmek çok daha kolaydır.” Friedrich Nietzsche (s. 110)
“Görme daha önce niteliklerin algılandığı bir deneyim olarak kavranırken (Goethe optiğinde olduğu gibi), şimdi artık niceliksel farklılıklarla ilgili bir mesele haline gelmişti. Ne var ki algıya bu şekilde yeni bir değer biçilmesi, cebirsel homojenleştirilmesi vasıtasıyla duyulardaki niteliğin silinmesi, modernleşmenin çok temel bir parçasıdır.” (S.160)

9 Ekim 2012 Salı

"........ görüntü/imge görülebilir olanın tekelinde değildir. Öyle bir görülebilir vardır ki görüntü/imge oluşturmaz; öyle görüntüler/imgeler vardır ki tümüyle sözcüklerden oluşmuştur. Ama en güncel görüntü rejimi söylenebilir ile görülebiliri ilişkiye sokan rejimdir ki, bu ilişki söylenebilir ile görülebilirin hem benzerliği hem de benzemezliği üzerinde oynar...... " s.10

"Şeyin taklidi yerine şeyin izi, başkalığının çıplak kimliği; söylem figürlerinin yerine görülebilir olanın yorumsuz, -anlamsız maddiliği- işte imgenin çağdaş kutlanması ya da nostaljik yad edilmesi bunu talep etmektedir: içkin bir aşkınlık, imge/görüntünün bizzat maddi üretim biçimiyle güvenceye alınmış şanlı özü..." s.12

"Temsiliyet rejimi benzerliğin belli bir başkalaştırımının rejimidir, yani söylenebilir ile görülebilir arasında, görülebilir ile görülemez arasında belli bir ilişkiler sisteminin rejimidir." s.15

"Görüntü/imge bir anlamda şeylerin dilsiz sözü gibi kalplerine gelip yerleşir." s.16

















                                                                                   Cümlelerin altı çizilir, yeniden yazılır okunanlar..

16 Eylül 2012 Pazar


“Doku gözle olduğu kadar parmakla da hissedilebilen bir varlıktır.


Maddenin dokusunu parmaklar hisseder fakat onun estetigini göz görür.

Parmak uçları ile bir kadifeye dokunmak, bir kürkü oksamak bize haz verir.

Bu dokunustan zevk alırız, fakat bu zevk hiçbir zaman bedii bir heyecan, estetik duygunun yerini tutmaz.

Dokunun estetiği gözle duyulur.

Bu bakımdan doku görümsel bir elemandır.

Parmakların rolü belki dokunun idrakinde göze yardımcı oluşundadır.
 Göz parmakların yordamı ile maddeyi daha iyi tanır.”

9 Eylül 2012 Pazar


Masada biriken kitaplar, defterler… Ben başında oturmuşum, yazmayı bekliyorum. Dakikalar geçiyor, sonra saatler, ben oturuyorum. Biliyorum orada tüm yazacaklarım ama çıkıp düşmek istemiyorlar kalemime. Toz bulutu gibiler biraz, orda durum karmakarışık, göz gözü görmüyor, ama ben hala biraz ilerde/geride duruyorum, kestiremiyorum. Sadece aynı yerde değiliz, bunu biliyorum. Pirsig’i alıyorum elime, ilk cümleleri okuyorum sonra son sayfayı. Tam 374 sayfa debeleniyor kavradığı şeyi sonlandırabilmek ve daha da önemlisi söyleyebilmek için. Ben onu birkaç yıl evvel okumuştum, o gün bugündür nereye gitsem onu da götürürüm kitaplığıma. Üç ayrı yerde kitaplığım var benim. Tüm kitaplarımı seviyorum, okuyamadıklarımı da. Hatta belki de sadece kitaplarımı seviyorum, kendimin, hayatımın yerine de. Bilmiyorum. Her neyse… Bir de sarı defter var masada, A5 boyutunda, ona sadece not almayı becerebiliyorum, bir de turuncu ‘vitality’ kapağını seviyorum. Daha büyük kağıtlar getiriyorum sonra, bazıları dolu, bazıları boş. Başlıkları yazıyorum büyük harflerle, büyük harfleri el yazısında kullanmak zor gelir hep, yanlış yazacakmışım gibi bir his, yanlış olsa ne olacaksa sanki. Bir süre de o dört cümleyle bakışıyoruz birbirimize. Ben kahve almamak için tutuyorum kendimi saatlerdir, ama itiraf etmeliyim ki o arada birkaç fincan çay götürdüm. Tuhaf bir histeri gibi gelir hep bu alışkanlıklar, öyle belki de. Ama hala makul şeyler yazamıyorum, yazamadığımı da yazarak anlatabiliyorum sadece. Ben bu ilişki biçimini çözemedim bir türlü, o yüzden hep merak ederim şizofreniyi. Ve Dostoyevski’yi böyle zamanlarda daha çok severim.
Arnheim ve Fowles da var masada. Aynı saptamalara varabiliyoruz çoğu zaman her ikisiyle de ama anlaşılan bu gece onlar da bana pek yardımcı olmayacaklar. Oysa çok kararlıydım bugün biraz ilerlemeye, bir de zihnim aynı hedefe kilitlenebilse…,
Peki şimdi kimi getirmeli masaya?
 

5 Eylül 2012 Çarşamba


1.How do we see the motion of an object?

2.How do we see the stability of the environment?
3.How do we perceive ourselves as moving in a stable environment?
Yalniz kaldi o masada oteki kalem
Bu defter o masadaydi oysa
Oteki kalem su kitabin arasinda kalmis
O masada su kitapta olsaymis oteki kalem bu deftere yazabilirmis
Ama hepsi baska sahnede bulmuslar kendilerini ve birbirlerini...

23 Ağustos 2012 Perşembe


“Evin gerçek niteliği bir huzur yeri olmasıdır. Yalnızca her türlü incinmeye değil; her türlü korkuya, kuşkuya ve anlaşmazlığa karşı da bir sığınak. Böyle değilse eğer, orası bir ev değildir; dışardaki yaşamın gerginlikleri evin içine sızarsa ve karı ya da koca dış dünyanın o uyumsuz, sevgisiz ya da düşman toplumun eşikten içeri girmesine izin verirse orası ev olmaktan çıkar; dış dünyanın, üzerine çatı çekip içinde ateş yaktığımız bir parçası olur yalnızca. Bir ev ancak kutsal bir yer, bir Vesta* tapınağı, bir aile ocağıysa….bir evdir.” (John Ruskin, Sesame and Lilies, p.136-37)
*Yunan mitolojisinde aile ocağını koruyan tanrıça olan Hestia’nın Roma mitolojisindeki karşılığı
………… “Kutsal” ve “dünyevi” sözcükleri birbirine tam anlamıyla zıt değildir kuşkusuz. Sanayi Devrimi’yle kutsal sığınağa büyük bir özlem doğdu ve işçiler ilk kez karşılaştıkları dertleri dile getirecek, bu zorlu mücadelede onlara destek olacak sözcükleri bulmak için dine yöneldiler. Bu koruyucu imaj arayışı toplumun daha da geniş kesimlerine yayıldı; mabetlerin dinsel imajlarına yöneldiler. Açıkçası, ‘ev’ manevi sığınağın dünyevi versiyonu haline geldi; güvenliğin coğrafyası kentsel merkezin mabedinden ev içine kaydı. ……………… (s.38)

…………….. Dünyevi bir toplumda kutsal bir sığınak yaratmanın kültürel zorluğu. Sığınağın tasarımı özel bir sorun olarak ortaya çıktı: Katedral gibi muazzam bir yapının nitelikleri bir evin boyutuna nasıl uydurulacaktı? Üstelik katedral, kaos içindeki bir dünyada bir mükemmellik örneğiydi; hangi mükemmellik kuralı insanlara evde güvenli bir liman sağlayabilirdi ki? ……………. (s.43)

‘Kadın ve ev’ içinse şöyle yazmış(????!!!); …… “geri çekilip sığındığı bir yer değil, kadının savaş alanıdır, arenasıdır, sınırıdır, dünyasıdır. Ev, kadın için savaş halindeki yaşamdır, erkek iççin ise dinlenme halindeki yaşamdır… Kadının, etkinlikleri için başka bir dünyası yoktur… Bizzat, varoluşunu getirdiği gereksinimler dolayısıyla kadının, erkeğinkinden farklı bir ev idealine sahip olması gerekir.” (Gwendolyn Wright, Moralism and the Model Home, p.292) 

19 Haziran 2012 Salı


Bazı hikâyeler iç titretir…
Uzun zamandır yanımda taşımış ama bir türlü kapağını açmamıştım. Bir süre önce ilk birkaç sayfayı zar zor okudum. Ama inatçıyımdır, büyük bir çoğunlukla bir kitabı yarıda bırakmam, daha doğrusu bırakamam. Sonunu merak ettiğim için değil de yazarla ve hikâyeyle kurduğum ilişkiye dürüst davranmamış gibi hissettiğim için. Belki de başka bir sebep, bilmiyorum.
Dün kötü bir haber aldım, henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşeceğini bildiğim ve o zaman neler yaşayacağımı az çok tahmin ettiğim bir haber. Bunun için önce kızdım, sonra üzüldüm ve sonra yeniden üzüldüm…
Bugün ise içimden hiç çalışmak gelmedi, oysa yapacak işlerim birikmeye başladı bile. Elimde ise sadece o kitap vardı. Kaldığım yerden okumaya devam ettim, elimden hiç bırakmayasıya, yer yer öyle titredi ki içim, tabiri caizse tüylerim diken diken oldu. O sırada aklımdan alakalı alakasız milyonlarca şey geçti, unuttuklarım bile geldi hatırıma. Nasıl bu kadar etkili yazabildi diye düşündüm ve beni neden bu kadar etkiledi? Cevabı seziyorum, sadece dillendiremiyorum. Bir kehaneti dile getiririm belki diye biraz da korkuyorum. Nerdeyse her cümlenin altı çizilebilirdi ama elim sadece şu üç bölüme gitti.
“Unutarak yeniden bildim.”
“Ömür bir ok, zaman bir yay, bir el o yayı görmüş, sen o yayı attın tut. Aldığın her nefes, keseden akmakta olan bir kum tanesi, kese ortalanmış ve sen kumu tükettin tut.”
“Sır layık olmayana ifşa olunmaz.”
Her biri için ayrı ayrı birçok sebep ya da hikâye uydurabilirim elbet ama şimdilik yazıldıkları gibi kalsınlar…
Küçük bir kız çocuğu, okuma bayramında önünde piti kareli önlüğüyle ‘bulaşık yıkayacaktım’ diye bir şiir okuyor, sonunda elinde köpükler. Şiir yok aklımda, ya da hikâye, sadece o önlük var. Bir de öğretmenine duyduğu sonsuz sevgi. İki rolü daha var kızın, birinde ödünç alınmış beyaz bir elbiseyle elinde bir mum arkadaşlarıyla bir şarkıyı söylemekte, bir çember olmuşlar, diğeri ise bir koroda okunan şiir. O vakit farkında değil ama en çok onu hatırlayacak o sahneden. Tüm nefretlere ve iç çatışmalara rağmen nihayetinde baskın olanın mutlak sevgi olması… Başka çaresi olmadığını bilenlerin sığınacak tek kapısı. ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır.’ Yıllar yılı unutulmayan dizelerden biri, korodan bir parça.
Bugün bitti kitap, hem de birkaç saat aralıksız okuma ile. Ben mi haksızlık ettim, o mu bana yol göstermek için bu kadar saklandığı durduğu yerde sanırım hiç bilemeyeceğim. Ya da bunların hepsini uyduruyorum. Zihnim bulandı, boğazımda bir sancı, bilmem neden, ya da bilmem sahiden…
O önlük duruyor hala, o kızın görüntüsü de aklımda, ne kadar değişmiş olsa bile hala orada bir yerde. Bildiğimi bilmemek üzere söylüyorum bunları ya da bilmediğimi bilerek…
Güzel insanlar yaşatıldıkça, adına ne kadar hikâyeler uydurulursa uydurulsun, hala bir umut var bir yerlerde… İnanmalıyım buna.
                                                                                                                           *İskender Pala, OD


18 Mayıs 2012 Cuma

"Which lights do we want to switch on between sunset and sunrise?
What do we want to illummate in our buildings, cities and landscapes?
How and how for how long?"
P.Zumthor, Thinking Architecture, p.93

12 Mayıs 2012 Cumartesi

soramadıklarımı sormuşum hep bir yerlerde
yaz gelmiş birden
arada bahara dönmüş hava
yağmurlu, bulanık
ama orada işte güneş
bulutların ardında
ehl-i keyf hallerinde
biraz umutsuz, biraz umursamaz 
biraz da mutlu..

10 Nisan 2012 Salı

modern insanın modern halleriy-miş-muş-mış...miş....

9 Nisan 2012 Pazartesi

Güneşin doğuşuna olan inancım kadar inanmışım ona da. Sabah birkaç tane idi, akşam üzeri ise tüm ağacı donattı. Biraz pembeye değen beyaz çiçekler. Ya da ne beyaz ne pembe, ben öyle istedim görmeyi. Öyle çok soru var ki aslında ama bir an silinince, unutunca, hafiflemek bu mu ki? Hep bir yakarış seziyorum derinlerde, öyle çok neden sorusu geçiriyor ki aklından, yardım edemiyorum ona, nasıl edeyim ki zaten, bütün mesele o sorularda değil mi ki hem? Ya da neden ayrı tutuyorum ki, aynısı aslında. O kadar aynı ki istese de kurtulamayasıya. Bir sigara dumanı gibi terk etmeli aslında, ciğerinde karanlığı bırakmadan. Işık sönmemeli hiç, o söndüğünde gelir tüm bu karanlık cümleler, hep olmalı ışık, sonsuza dek.. Öyle çok.. Belki de bırakmalı o ipi, elinden kayıp gitmeye öyle istekli ki, zora ki, öyle zoraki ki bugünü kaçıran..
Tabi ki hiç bilemeyeceksin benim şimdimde neler geçiyor aklımdan, yazdıklarım sadece bir karalama, kuralsız, sevimsiz. Öyle örtülü ki üstü.. Belki biraz Agatha karanlığı, ya da fazlası. 
Işıkları söndürmemek gerek, hep parıldamalı onlar, ışıklar..

1 Mart 2012 Perşembe

“Algının tasarımcının çevresinde olup bitenlerden haberdar olması ve en önemlisi sadece görsel değil tüm duyularla zihne iletilen etkilerin farkında olunarak değerlendirilip, birer imge halinde bilinçaltında saklanması gibi önemli bir yeri vardır.” (AKYILDIZ, A., 2003)

12 Ocak 2012 Perşembe

ALGI:  Nesnel dünyayı duyular yoluyla öznel bilince aktarma. 
1. Etimoloji: Algı terimi, dilimizde de, Batı dillerinde de olduğu gibi almak kökünden türetilmiştir. Batı dillerindeki perception terimi, Hint-Avrupa dil grubunun almak anlamındaki kap kökünden gelir, ilkin Latinceye aynı anlamda capere sözcüğüyle geçmiştir. 
2. Felsefe:
 Algı, dış dünyanın duyumlarla gelen imgesinin bilinçte gerçekleşen tasarımıdır. Nesneler duyu örgenlerini etkiler. Bu etki bilince aktarılır. Ne var ki algı, arı duyumlardan, ansal bir işlevi gerektirmesiyle ayrılır. Örneğin görme duyumuz, her iki gözümüzde ve çeşitli planlarda beliren iki ağaç imgesi getirir. Bu iki ağaç imgesi ansal bir işlevle tekleşir. Tekleşen bu imgeye, bellekte biriken esli algılardan gerekli olanlar da çağrışım yoluyla eklenkikten sonra ağaç algısı gerçekleşmiş olur. Özellikle görme, işitme ve dokunma duyuları insanın bilincine kavram ve düşünce yapımı için algısal gereçler taşırlar. Algı işlemini tarihsel süreçte duyumcular aşırı bir savla sadece duyuların, uscular da aynı aşırılıkta başka bir savla sadece usun ürünü saymışlardır. Oysa algı duyusal-ansal bir işlevdir. Alman düşünürü Leibniz'e göre de algı, bilinçdışı bir işlevdir. Algı, gerçek anlamında, öznenin, kendisinin dışında olanı alması demektir. Bununla beraber ruhbilimciler ruhsal edimlerle ilgili olarak, dış algı'ya karşı bir de iç algı'nın sözünü ederler. Felsefede algı terimi üç anlamda kullanılır: Algılama gücü, algı işlevi, algı olgusu. 
DENEYİM; Bir kimsenin belli bir sürede ya da yaşam boyu edindiği bilgilerin tümü, tecrübe.

Algı ve deneyim sözcüklerinin yukarıda ifade edildiği şekliyle kelime anlamlarının dışında akla ilk getirdikleri şey şöyle ifade edilebilir. Algı: bir ‘şey’ ile ilk karşılaşma anındaki duyumsama yani ‘yeni’ olanla karşılaşma anındaki ilk his(!). Deneyim ise bir ‘şey’ ile en az bir kez karşılaşmış olma hali. Algı öznede var olan ancak gelişime açık genleştirilebilir bir şey. Deneyim ise edinilebilen bir şey. Dolayısıyla bu iki kavram ilk bakışta birbirine teğet geçen, birbiri ile noktasal ilişkiler kurabilen ‘şeyler’miş gibi gelebilir. Ancak bu iki kavram temelde birbirine sıkıca kenetlenmiştir. Şöyle ki; algılarımızı bir anlamda ‘araçsallaştırarak’ deneyim kazanırız, ediniriz. Deneyim ise dünya ile kurduğumuz ilişkinin ne kadar ‘farkındalık’ ürettiğine işaret eder. Fakat şöyle bir yanılgıya düşmemekte fayda var. Edindiğimiz ‘deneyimler’ bizi vektörel bir birikime doğru götürmez. Dolayısıyla her seferinde karşılaşılan problemin (ilk kez ya da yeniden) bağlamının farklı oluşu, biz her ne kadar algılarımızın sınırlarını genişletsek de, ‘değişimin’ sürekliliği doğrultusunda her seferinde ‘yeni’ bir deneyim edinme zorunluluğunu ortaya koyar. (Elbette ki bu elini sobaya dokunan bir çocuğun yandıktan sonra ona bir daha dokunmaması örneğindeki gibi bir deneyim edinme biçiminden bağımsız düşünülmesi gereken bir durum) Sonuç olarak algılarımız vasıtasıyla deneyim kazanırken her seferinde yeni bir başlangıç kurarız ancak bu durum hiçbir zaman nihai bir son ile vuku bulmaz. 

26 Kasım 2011 Cumartesi

Bir şeyler anlatabilmeli artık...
Zaman zaman olur böyle, nedenini bilmediğim bir hüzün çöker üzerime. Hep gitmek isterim o vakit, bir türlü beceremem. Fasıl dinlerim uzun uzun. Enstrümanın dokunulan her teli biraz daha titretir içimi. Dibe vurdum sanırım, bir daha çıkamayasıya... Her daim akmayı bekleyen gözyaşlarım süzülür biraz, iç çekerim, geçer. Öyle derin bir yalnızlık sarar ki etrafımı, hareketsiz bırakır, bakamam, göremem. Sonra geçmeye başlar, yine nedensiz. Ben yeniden sormamayı öğrenirim, emsal aramam kendi kendime. Başladığı gibi biter çünkü, hayat gibi biraz, kendiliğinden. Geceleri artsada sabah gözlerimi yeniden açabilirsem eğer geçer belki derim, içimde ufacık bir umut parçası razı olurum geceye, belki de sırf gün ışığı için. Öyle net cümlelerim yoktur benim, hani öğretilir ya ilkokulda ‘ali ata bak’, ben beceremem o cümleleri kurmayı. Her anım muğlaktır benim, her sözüm, her yaptığım, çoğu zaman kendim bile çözemem kendimi, sonrasında da uğraşmam zaten, hep yeniden, her seferinde yeniden...
Onlarca cümle ekleyebilirim ama beceremem. Aynı mı söylerim, hep dönüp durur muyum yerimde, hep yeniden derken aslında hep aynı yerde. Bu kadar katıyken kendime, hayatıma, etrafıma nasıl bu kadar savunmasızım bilmem. Anlatamadıklarımdır anlattıklarım, böyle beceriksizce...

18 Kasım 2011 Cuma

"High modernity is characterised by widespread scepticism about providential reason, coupled with the recognition that science and technology are double-edged, creating new parameters of risk and danger as well as offering beneficent possibilities for humankind. Such scepticism is not confined to the writings and ponderings of philosophers and intellectuals: we have seen that awareness of the existential parameters of reflexivity becomes part of reflexivity itself on a very broad level. To live in the 'world' produced by high modernity has the feeling of riding a juggernaut."
                                                                                                  Modernity and Self-Identity/ss.27-28

16 Kasım 2011 Çarşamba

Çoklukta Birlik
Bir mabettir tabiat, sütunları canlı;
Anlaşılmaz sözler duyulur zaman zaman
Sembol ormanları içinden geçer insan
Tanıdık bakışlar süzer gibidir sizi
Bir derin, bir karanlık birlik içinde,
Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş
Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi
Renkler, sesler, kokular karışır birbirine
Kokular vardır çocuk tenlerinden taze;
Obua sesinden tatlı, çayır gibi yeşil;
Kokular da vardır azgın, zengin, gürül gürül.
İnsana sonsuz şeylerin tadını veren
Misk, amber, aselbent, buhur gibi kokular
Duyuları, düşünceyi alıp götüren

14 Kasım 2011 Pazartesi

“…‘national’ identity involves some sort of political community, however
tenuous. A political community in turn implies at least some common
institutions and a single code of rights and duties for all the members of the
community. It also suggests a definite social space, a fairly well demarcated
and bounded territory, with which the members identify and to which they feel
they belong.”
                                                                                                  Smith/1991

10 Kasım 2011 Perşembe

“Sanat yapıtının teknik yoldan yeniden-üretilebildiği çağda gücünü
yitiren, yapıtın özel atmosferi olmaktadır. Bu olgu bir belirti niteliğini
taşımakta ve anlamı salt sanatın alanıyla sinirli kalmamaktadır. Şöyle
denebilir genelleştirilmek istendiği takdirde: yeniden-üretim tekniği,
yeniden-üretilmiş olanı geleneğin alanından koparıp almaktadır. Bu
yeniden-üretilmesi çoğaltarak, onun bir defaya özgü varlığının yerine, yine
onun bu kez kitlesel varlığını geçirmektedir. Ve yeniden-üretilmiş olanın,
alımlayıcıya bulunduğu konumda seslenmesine izin vermekle, üretilmiş
olanı güncelleştirmektedir. Bu iki süreç gelenek yoluyla aktarılmış olanın
dev bir sarsıntı geçirmesine yol açmaktadır, bu gelenek sarsıntısı, su andaki
bunalımın öteki yüzünü ve insanlığın yenilenişini dile getirmektedir”
(Benjamin, 1983, 55).

8 Kasım 2011 Salı

Bir gece, 
Gecede bir uyku.
Uykunun içinde ben.
Uyuyorum, 
Uykudayım, 
Yanımda sen.

Uykunun içinde bir rüya, 
Rüyamda bir gece, 
Gecede ben.
Bir yere gidiyorum, 
Delice.
aklımda sen.
................
Özdemir Asaf

11 Ekim 2011 Salı

Toplumsal kimlik ne türden 'deneyimlerle' oluşur? Ortak zaman ve kültür deneyimi.. Ortak aidiyetlik duygusunun 'bilinç' düzeyine ulaşması ile kimlik kollektif hale gelebilir. Bu, hassas bir süreçtir. Kollektif kimlik ise toplumsal ortaklığın kurumsallaşmış biçimidir. 
Bir de 'kimliğin' temel taşı olan 'yerellik' meselesi var. Bu önemli!!

10 Eylül 2011 Cumartesi

PROBLEM: Her kentin bir kimliğinin olduğu görüşü (kimliği bütüncül olarak görmek), bizi kimliksizleşmeye mi, çok kimlikli hale getirmeye mi yarıyor?

1 Ağustos 2011 Pazartesi

35.damla

aç! aç! aç! 
diye haykırıyor yüzlerce mahkum. 
canımız yanmış gibi değil, 
canımız yana yana 
haykırıyoruz sahnedeki kadına: 
aç aç açç 

bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız 
açız çünkü, 
açız... 
hem sade 
o kadına 
ve kadınlara değil 
güneşe, 
yeşile, 
toprağa 
ve açık havaya açız 
adam gibi çalışmaya 
insan gibi yaşamaya da açız 

onun için de işte, 
sahnedeki kadınla değil asıl 
bu düzenin bazına asılıyoruz 
aç aç aç 
diye haykırıyoruz. 
kilitleri aç 
kelepçeleri aç 
demir kapıları aç 
aç! aç! aç! 
açız çünkü, 
açız 
hem sade 
içerde değil 
güneşe, 
yeşile, 
toprağa, 
açık havaya, 
adam gibi çalışmaya, 
insan gibi yaşamaya 
sade içerde değil, 
dışarda da açız 
onun için de işte, 
sahnedeki kadına değil asıl, 
bu düzenin bazına asılıyoruz 
aç aç aç diye haykırıyoruz. 
bize okul, bize yol, bize fabrika aç! 

aç aç aç 
yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas 
bu açmaza son çare 
bi açık versin diye bakıyoruz 
canımız yanmış gibi değil 
canımız yana yana haykırıyoruz: 
açamaz açamaz açamaz 
ama hala anlamıyor ki düzenbaz 
gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer 
fırladığımız gibi bu tarih denen sahneye 
aç dediklerimizi biz 
kendi ellerimizle açacağız! 

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Mimarlığın problemi; hem düşünmeye çalışmak hem de üretmeye çalışmak gibi duruyor. Bu ikisinin birlikteliği mümkün mü? Görmezden gelmek 'iş', görmek 'düşünce' ise, bunun aksi durumuna ancak Corbu mimarlığı denk düşebilir. Çünkü profesyonellik/meslek (olarak mimarlık) düşünmenin belirli bir disiplin sınırları içinde kapatılması ile kendini var edebilir.
????????????

14 Temmuz 2011 Perşembe

“Neden eski bir kasabadaki herhangi bir anonim ev
ya da hiç de gösteri.li olmayan bir çiftlik evi bizde
yakınlık ve memnuniyet hissi uyandırır da,
çok az modern yapı hislerimize dokunur?”

Juhani PALLASMAA, “The Geometry of Feeling”

11 Haziran 2011 Cumartesi

  • Salt özel, salt kamusal alan yok. Aslında bir tür açıklık-kapalılık durumu var. Standardın ötesinde bir şey söylenmiyorsa bu kapalılıktır. Örneğin Habermans. Dolayısıyla açıklık önem kazanır. Böyle bakıldığında bazen özel alan çok açık olabilir. Kamusal için açıklık-kapalılık müzakeresi üzerine konuşulabilir.

25 Nisan 2011 Pazartesi





ÖLÜM KOKAR HAYAT…”
… ve aniden söner ışıklar, bir daha hiç yanmayasıya.




Bazen tuhaf olur hayat, hiçbir şey yolunda gitmiyor sanırsın, sıkılırsın, dağıtırsın, belki biraz ağlarsın… Bazen de saçma bir mutluluk kaplar içini, nedenini bilmezsin, güneşli havadandır der geçersin ama bitsin istemezsin, biteceğini bile bile sarılırsın ona sıkıca, bırakmayasıya.
Bir gün biri çıkar gelir, sarsar hayatını sen farkına varmadan ya da varsan bile ses etmezsin, içten içe sevinirsin; ‘Bak işte değişiyor her şey, tam da istediğim gibi…’ ardından yine yarım kalan cümleler…
Evet o kadar yetenekli değilsin, konuşamazsın çoğu zaman, ara sıra yazarsın ya hani- onu bile beceremezsin belki, zihninin içinde dolanıverir cümleler, evet işte tamam çık hadi, konuş artık der içinden bir ses ancak yine de susarsın. Ağzını kapayan o el öyle şiddetli sarar ki seni bir daha hiç konuşmak istemezsin. İçinden söversin hep, dışarı atamazsın o kelimeleri, bir yer hayal edersin, bir dağın tepesi biraz rüzgârlı, evet ordaymışçasına söversin içinden, rüzgâr sana yardım edebilecekmiş gibi…
Bazen de öyle yalnız kalırsın ki, hiçbir kalabalık çekip çıkaramaz o karanlıktan seni, oysa ufak bir ışık, kim bilir, belki… Başka türlü hayal etmek istersin, bir dünya çizersin kendine derinlerinde kaybolsan da korkmayacağın… Hayır bilirim, korkmazsın öyle her şeyden, cesur bile sayılırsın hatta demem o ki sadece bunca kayıp, bunca… Nasıl dayandın? Nasıl devam edebiliyorsun? Bilirim sen etmesen bile devam ettirir hayat yaşamaya.
Gidersin öylece, yol uzun gelir hep oysa bir göz açıp-kapayasıyadır vakit. Öyle bir aralıkta ki şu ‘zaman’, çözmeye çabalamazsın işte, söyle ve geç, ne çıkar…
Yok, görünmediğin kadar asi değilsin ama bir o kadar asi.
Hücreler neden karanlıktır, neden şarkılar böyle… Böyle işte, kelimesiz, yüklemsiz, cümlesiz, sessiz… Neden susar ki yaşam, herkes bir cümle beklerken.
Öyle güzel anlamıyorum ki seni, karanlığında mutluysan ya da nerde mutluysan belki de mutsuzsan kal bir yerlerde, öyle derindesin ki biliyorum, dönüş yok artık. Üzülmediğini biliyorum, üzülme zaten, ben senin yerine de üzülüyorum. Öyle güzel üzülüyorum ki, hatta bazen ağlıyorum. Böyle yaşlar dökülüyor damla damla tutamıyorum, bazen bir kâğıt parçasını ıslatıyor bazen yastığı. Ama sonra uyanıyorum pencerede güneş… Sen henüz bilemeyeceğim bir yerlerde birkaç sevdiğimle belki de, ben senin yaşında dünya denen bir yerde…

24 Nisan 2011 Pazar

Perspective view of Fourier's Phalanstère

'Cinsiyetli Olmak,Sosyal Bilimlere Feminist Bakışlar' Üzerine Bir Deneme

Adı geçen eser ‘feminizm’ üst başlığı üzerinden bu düşünceyi çeşitli kategoriler ile tartışan bir derlemedir. O halde öncelikle sorulması gereken sorunun feminizm nedir olmasında yarar var. Feminizm; “Kadınların hakları ve ilgi alanlarını konu alan heterojen bir konsepttir,  belirleyicisi kadındır. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliğin süregelmesi, feminizmin amacının kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesinin ve toplumda gerçek bir eşitlik durumunun sağlanmasına neden olmuştur.(Kelimenin kökeni Latince “femina” ve onun Fransızca türevi olan “Feminizme”den gelir.)” (1)  Tanımda da belirtildiği üzere eşitlik ve toplumsal iyileştirmeye esasen ‘insan’ özgürlüğü çerçevesinden bakmaya başladığımızda, bu bizi Kant’a götürecektir. Metinde de ilk sırayı alan ‘Kant’ta Cinsiyet Farklılığı’ üzerinden feminizm meselesini açmaya başlayalım.
Eleştirel felsefede önemli bir yer tutan Kant’ın görüşleri bu konuda da etkili olmuştur. Kendisinin mektuplaştığı Maria ile kadın-felsefe ilişkisine onun gözünden bakmaya çalışmamıza ve sonunda da ‘insanların bu dünya da mutluluğu değil ahlaklı olmayı hedeflemesi gerektiğini’ (2) vurgulayan mektubu ile aslında mektuplaşmayı da tıpkı seyyahların yazılarını okumasını ve yabancılarla konuşmasını, ‘dış dünya’ya merakı olarak bakabiliriz. “… insanın dışı temel alınarak içinin bilinebilmesidir. İnsanların dışsal özelliklerinin tasnifinden hareketle, bu dışsal özelliklere tekabül ettiği varsayılan içsel özelliklerin tasnif edilebilmesidir dolayısıyla amaç. Cinsiyet farklılıklarını açıklamaya iki temel tespitle başlar. İlki kadının daha zayıf olması, ikincisi kadının da erkek gibi akıllı varlık, akıllı hayvan olmasıdır.” (3) Kant’ın kadının zayıflığı üzerine kurduğu anlatılar (güç-zayıflık)  biyolojik merkezlidir ancak bu fikrin karşısına sunduğu ‘kadının erkeği ’idare edebilme’’ durumu problemi aynı dil üzerinden karşılamamaktadır. Bu sorun o’nda kadının doğası-erkeğin doğası diye daha genel olarak vuku bulmuştur. Üstelik kadın cinsiyetini; türün bekası (doğa kadının rahmine en değerli şey olan türü embriyo şeklinde emanet etmiştir-türün muhafazası ve sürekliliği) ve toplumun gelişmesi-kadınlarca zarifleştirilmesi olarak iki ilke şeklinde kategorize etmiştir. Neticesinde de kadının kendi doğasına uygun olarak yapması gerekenin erkeğin arkasını toplamaktır gibi pragmatik bir sonuca ulaşmıştır. Bu görüşler ile Kant her ne kadar kadına ikincil bir durum atfetse de kadınların da akıllı olduğunu dile getirmesi konuyu ve kendisinin fikirlerini sorgulanabilir hale dönüştürmüştür.
Psikanaliz, kadın erkek ayrımını psikolojik olarak açıklamaya çalışmaktadır. Freud 'un kadın ve erkeğin aile içinde rollerini belirlemek amacıyla yaptığı deneysel çalışması daha da önemlisi çocuğun yetişme sürecinde geçirdiği cinsel kimlik sürecini betimlemesi, çağdaş feminist teorinin en önemli temel taşlarından birini oluşturmaktadır. (4) Freud ve Kadınlık metni üzerinden yazar amacını, Freud’un özellikle ilk kadın hastalarıyla kurduğu özdeşleşme ve idealizasyon ilişkisi üzerinden psikanalizi keşfinin temelindeki kadınsı öğeler, olarak belirtmektedir. Kadının anatomik gerçekliğinin yanı sıra bir de bir de ruhsallığı var. Freud’un ‘birisine konuşan ve anlatan’ kadın hastalarına imrenerek kendi kendini analiz etmeye başlaması, o kadınların hayat hikâyeleri bir anlamda psikanalizin doğuşudur. Freud bu özdeşleşme ile yazdıklarını Fliess’e göndermeye başlar. Bu özdeşlemenin temelinde kadının iç dünyasında gizlenen şeyi çekip çıkarabilme arzusu da yatmaktadır. Bu durum öncelikle empati kurmaya olanak tanır, tabi aynı zamanda ötekileştirmeyi de mümkün kılar. Dolayısıyla Freud, kadın ve erkeğin eşitliklerini ve farklılıklarını bir arada gözeterek ele aldığında cinsiyetlerin kendilerini var edebilmesi adına onlara bir özgürlük alanı tanımlamış olmaktadır.
Konunun bir başka problem alanı ise cinsiyet farkını ‘akıl’ da arama olarak bünye ediniyor. ‘Aklın Cinsiyeti Var mı?’ metni bu noktada yakın zamana kadar konu üzerinden sert eleştirilerin, örneğin Paul Broca, varlığına değinse de artık daha temkinli ifadelerin kullanımı söz konusu. Metinde yazar aklın cinsiyeti olduğuna dair, bilişsel ve düşünsel süreçleri inceleyen birtakım psikologlar tarafından kabul görülenler ve bazı feminist bilgi kuramlarında savunulanlar olarak ayrışan bu iki temel görüşe değiniyor. Bilişsel Bilim Verileri bağlamında bakıldığında erkek-kadın aklının biyolojik-sosyolojik-toplumsal farklarının olduğu veriler bu uygulamaların yapıldığı sınırlı deneysel verilere dayanmaktadır. Dolayısıyla akıl gelişimini nelerin-nasıl-ne türden yaşamsal faaliyetlerle/gelişimlerle etkilendiğini ifade etmek güç. ” Akıl; Bir bütünlük birimi içinde düşünme ve yargılamanın gerçekleşmesini, her türlü cisim  ve oluşumun belli ilişkiler sistemi içinde algılanarak kavranmasını sağlayan insan yeteneğidir. Biyolojik açıdan aklın bulunduğu yer beyindir. Yapılan araştırmalar sonunda, beyinde akılda tutma, duyumsal bilgilerin toplanması, düşüncenin eyleme dönüşmesi, sevgi gibi olayların yer aldığı değişik merkezlerin belirlenmiş olması önemli bir gelişmedir. Ancak sayılan tüm bu etkinliklerin hiçbiri aklın "anahtarı" olarak kabul edilemez. Beyinde, bağlantıları yaratma, seçme, karar verme yetilerinin yer aldığı kesin bir nokta yoktur. Kendisi bir işlevdir ve ancak meydana getirdiği etkinliklerle tanınabilir. “ (5) Bu kadar muğlâk bir alanda aklın cinsiyeti sahiden de var olabilir mi? İkinci başlık olan Feminist Bilgi Kuramı ise; bilimin erkekler tarafından yapılmış ve hala da öyle yapılıyor oluşundan kaynaklı bir ezilme hissiyle kadınlara özgü bilim önerisinde bulunuyor. Tabi bu noktada eleştirilen durumu kopya ederek bu sefer de ‘kadın bilimi’ üretme çabası da ironik görünüyor. Toplumsal cinsiyet meselesini bu kadar indirgemeci bir bakışla ‘bilim’ zeminine taşımaya çalışmak da soruna çözüm üretmek yerine yeni türden bir sorun daha çıkaracak gibi gözükmekte.
 “Psikanaliz bizi, tek etmediğimiz tek kıta, yani içsel deneyimimiz konusunda eğitir.”  (6) sözü Kristeva’nın psikanalizle ilgilenme nedenidir. Kristeva’nın psikanaliz yaklaşımını anlamak için öncelikle etkisi altında kaldığı Freud ve Lacan’a dair kısa bir okuma yapmak gerekecek.  Yazının başında da belirttiğim üzere psikanaliz denildiğinde Freud önemli bir isimdir. Bu bölümde ise onun Psikoseksüel Gelişim Kuramı: Oral, Anal, Fallik (Ödipal), Gizil (Latent) ve Genital (Püberte) ve Yetişkinlik kuramı önemlidir. “Erkeğin karşıtı ya da tamamlayıcısı olarak kadın yoktur, kadın esasında ‘eksik erkek’ten başka bir şey değildir” der. Onun en ünlü takipçisi olan Lacan ise; 0-6 ay Reel / Gerçeğe en yakın dönem, 6-18 ay ayna evresi/imgesel ve 18 ay-4 yaş simgesel evredir der. Bu bağlamda belki de en ses getiren sözü ‘kadın diye bir şey yoktur’ u ise kadının bir fantezi bir hayal olduğunu, kendi tanımlamalarıyla simgesel düzeyde ifade edilemeyen ve ayna evresinin sonucu olarak üretilen bir eksiklik olarak, tanımlar. Bu iki isimden etkilenen Kristeva ise kendi söylemini birinci- ikinci- üçüncü kuşak feministler diye ayrıştırarak oluşturur. İlk kuşak erkeklerle aynı zamanı paylaşma arzusu ile bir özdeşim kurma çabasındadır. İkinci kuşak ise özdeşleşme yerine farklılığı esas almıştır. Ancak üçüncü kuşağın söylemi ilk ikisine nazaran daha özgün bir bakış açısı sunuyor. Burada da öncelikle kadın cinsine özel olarak ve sonra da tek tek her kadını özel olarak keşfetmek gerektiği görüşü söz konusudur. Artık ‘biz’ üretmenin kapalılığında boğulmak yerine ‘ben’ üreterek yeni söylemlere ufuk açılmasının ileri götürücü bir fikir oluşu önem kazanmaktadır. Ve Kristeva bu öznelliğin ‘dil’ aracılığı ile kurulabileceğini savunur. Kristeva, Freud ve Lacan’ı önemsemiş ancak zaman zaman onlarla karşıt fikirlerde de bulunmuştur. Fakat onun feminizme bakışı genel olarak ‘öznellik’ üzerine kuruludur.
 Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyet kavramının ötesinde tüm cinsiyet algılarının toplum tarafından belirlendiğini öne süren bir kavramdır.” (7) Bu kavramda sosyal ve kültürel etmenler önem kazanmaktadır. Cinsler arası bir ayrımcılığa kültürel bağlamda bir cevap üretilmesi gerekliliği önem kazanır. Butler cinsiyetin inşa edilmiş olmasını, onun varlığımıza işlemiş, yaşanan, harekete geçirici bir kurgu olduğunu hesaba katarak ırksal farklılıkla kesişimi içinde göz önüne alarak düşünmeyi hedeflemiştir. Irkı kısmen ırkçılık, cinsiyeti cinsiyetçilik eşcinselliği de homofobi inşa etmiştir, demektedir. Bu noktada ‘abjection’ (dışa atma) deyimi yerini buluyor. Norm olan bedenler inşa edilirken, birtakım bedenler de dışa atılır. ‘’Maddeleşen/Dert Olan Bedenler’’ de Judith Butler, tarihi bir abjection tarihi olarak okuyor ve yeniden anlamlandırma imkânlarını sorguluyor. Tarihi abjection tarihi olarak okumak, söylemin bedenleri incittiğini, bazı bedenleri eldeki varlık bilimlerin, anlaşılırlık şemalarının sınırlarına yerleştirdiğini öne sürmektedir. Öyleyse abjection tarihi olarak tarih sorunu, toplumsal cinsiyetlendirme pratiğiyle doğrudan ilişkilidir. Cinsiyet iki ile sınırlı olduğu halde, toplumsal cinsiyet sonlu bir sayıyla sınırlandırılabilir değildir. 
Psikanalitik bakışın yönlendiği bir diğer alan olan aile içi şiddet metni bu durumun ülkemizde ve dünyada beden ve ruh sağlığını ciddi biçimde tehdit eden bir problem olarak ifadesiyle başlamaktadır. “Şiddet en yaygın olarak, kocadan karıya ve ana babadan çocuğa yönelmektedir. “  (8) Kadına yöneltilen şiddet daha ziyade aile içi sorunu olarak değerlendirilse de sonrasında çeşitli kurumların, sığınma evlerinin ortaya çıkısı meseleyi bir toplumsal sorun haline dönüştürmüştür. Ancak yine de yazınsal olarak bu konuda yeterince kaynak bulunmamaktadır. Şiddet problematiğini birkaç başlık altında incelemekte fayda var. Öncelikle birey olma süreci ve cinsiyet bağlamında baktığımızda; kız ya da erkek her çocuk hem annesiyle hem babasıyla özdeşim yaparak büyür. Ancak süreçte erkek çocuk anneden ayrılıp baba ile özdeşim kurar, kız çocuk da ise anneden ayrılıp yeniden anneye dönüş ile özdeşim kurma hali vardır. Bu durum farklı olan yerine aynı olana yeniden dönüldüğünden ötürü psikolojik olarak kız ve erkek çocukta ayrı etkilere yol açar. Dolayısıyla yaşamlarında ilişkilerini nasıl konumlandıracaklarına dair bu süreç önemli bir rol oynar. İlişkiler, kimlik ve cinsiyet bağlamında bakıldığında ise gelişim süreçlerinde erkek ve kız çocukta ortak yanların, farklılıklardan fazla olduğu ve sağlıklı durumlarda aslında cinsiyete özgü bir problemin olmayacağı önem kazanır. Erkeklerin yapıcı ve onarıcı, kadınların ise hayır ya da dur demeyi becerebildikleri bir kişilik oluşumu söz konusu olabilir. Çocukluk döneminde ailenin uyguladığı davranışlar çocuğun psikolojik ve kişisel gelişiminde önemli rol oynar. Çocuğun sessiz kalmasını istemek dahi onun olgunlaşma sürecini kesintiye uğratmaktadır. Öte yandan yetişkinlikte görülen şiddet bağlamında bakıldığında, bu durum bilinçdışı saldırgan dürtüleri ortaya çıkarır. Bu dürtülerin harekete geçmesi ise özgüvende azalmaya neden olur. Özgüven; ruhsal, gelişimsel süreçler ile başarı ya da başarısızlık olarak algılanan yaşam olayları arasındaki karmaşık ilişki tarafından belirlenir. Özgüvenin artımı ya da zedelenmesi kişisel gelişim anlamında önemli bir yer tutar. Bir diğer önemli konu ise şiddetin kuşaktan kuşağa aktarımıdır. Bu anlamda bir şiddet çocukluktan yetişkinliğe değin çeşitli psikolojik bozukluklara yol açmaktadır. Şiddete tanık olmanın şiddete maruz kalmaktan daha yıkıcı olduğu düşünülmektedir. Çünkü bu durum kurulan özdeşimle doğrudan ilişkilidir. Çocuğun en önemli özdeşim nesneleri anne ve babasıdır. Dolayısıyla görülen, işitilen ya da maruz kalınan şiddet çocukta içselleştirilmeye sebep olmaktadır.
Psikanaliz ve kadın konusunu bir de edebi bir örnek üzerinden tartışan ‘Sanatçının Annesinin Kızı Olarak Portresi’ isimli metin Sevim Burak’ın yazma biçiminden bahseder, özellikle dili nasıl ve neden öyle kullanışından.  Dil konusu kadınlar için oldukça önemlidir. Bunun en çarpıcı noktası erkekler yazdığında ‘edebiyat’ kadınlar yazdığında ise ‘kadın edebiyatı’ denilmesi. Bu noktada edebiyat dünyası Burak’ı ne erkek ne de kadın edebiyatına dâhil etmek istemiştir. Bunda onun kendisini kadın olarak değil yazar olarak konumlandırması etkilidir ve meselesi edebiyattır. Burak’ın edebi dilindeki parçalanmışlık onun ruhsal gerekliğiyle örtüşmüştür. Her ne kadar kendini baba dili üzerinden ifade ettiğini düşünse de hafızasında biriktirdiği anne dili ona kendine özgü bir dil kazandırmıştır. Anne-babadan etkileşimin kişiye yansıması her zaman beklediğimiz normlarda karşımıza çıkmak durumunda değildir, buna da en iyi örneklerden biri olarak Sevim Burak’ı verebiliriz. Eğer kadına ilişkin sorulara cevap arıyorsak psikanalizin etkisini göz ardı etmemek gerek.
Feminizm konusunu başka bir alan olan İslam ile birlikte tartışan ‘Feminizm ve İslam’ metnini İpek Merçil yazıya dökmüştür. Bu iki kelime 80’li yılların sonu ile 90’lı yılların başlarından itibaren yan yana anılmaya başlanmıştır. İslamcı kadın yazarların bazıları cinsler arası eşitlik yerine denklik ilkesini savunurlar. Eşitliğin haksızlık olduğunu kabul ederek kadın ile erkeğin eşit olarak kabul edilmesi durumunda kadının mağdur olacağını iddia ederler.  90’lı yılların başından itibaren kamusal alandaki yerlerini sağlamlaştıran İslamcı kadınlar İslam’da kadın meselesine ve İslami bir kadın hareketinin varlığına ilişkin düşüncelerini daha belirgin olarak ifade etmeye başlamışlardır. 2000’li yılardan sonra ise konu hakkındaki çalışmalar daha kapsamlı bir biçimde oluşmaya başlamıştır. Ancak bu bağlamda kamusal alanda bu tarz söylemlere mensup kadınlara pek rastlanmaz, onlar kendilerini daha ziyade bireysel figürler olarak gösterirler ve bu figuratif halin genç kuşak üzerindeki etkisi yadsınamaz.
Toplumsallık sorunu insanın varlıksal arayışını kuşatmıştır. Kendi türüyle bir arada yaşama macerasında insan, oluşturduğu sisteme yabancılaşmış, ekonomik-kültürel-cinsel olarak belirlenir konuma gelmiştir. İnsanların toplumsal olarak kurduğu ilişki biçimleri onları özgürlük arayışına yönlendirir. Özgürlük ise karmaşık bir sorundur. Sürekli aranan, bulunamayan, alanlarının sınırlarını sorgulayan bir özgürlük. Feminizm, kadınların hem kendileri hem de ilişki kurdukları tüm varlıklar için bir özgürlük politikası geliştirme iddiasıyla ortaya çıktı. Peki, bu iddia Türkiye’de nasıl karşılandı? Türkiye’de Özgürlüğü Ararken metni bu bağlamda sorular sormayı ve onları ele almayı amaçlamıştır. Bu noktada ‘militarizm özgürlük zeminini ortadan kaldırır’ yargısı ile başlayalım. Burada yazar; iktidar, tekil şiddet biçimlerinin toplumsal ilişkiler içinde süreklileşmesidir. İktidarlar arası içkinliğin politik kurumsallaşmasına baktığımızda da karşımızda devleti buluruz, der. Devlet savaşla kurulur, savaş ise genelde ‘militarizm’ olarak tanımlanır. ‘Homojen biz’ üretilen, tek tip insan oluşumunun en görünür alanlarından biri olan militarizm, dil-davranış-düşünce ve pratiklerin sınırlanırını önceden belirler ve nihayetinde ‘düzene’ koyduğu insanı artık kimlik kart numaralarıyla tanınan bireyler olarak ‘normalleştirir’. Diğer bir yandan da militarizm kendi içinde hiyerarşik bir düzene, ast-üst, sahiptir. Bu durum ile kurulan otorite, yarattığı saygı ve korku bileşimi ile ‘aklı’ dondurur. Militarizmin ataerkil kökenli eril bir yapılanma olduğunu erkeğin iyi bir asker olmak üzere sosyalleşmesi militarizmin sürekliliği için önem arz eder. Toplumsal yapılanmanın cinsiyet rollerini edindirmedeki gücü hayatidir, tıpkı bir oğlan çocuğundan ‘erkek’ yaratma iddiası gibi. Burada kadın ise kendisine biçilen toplumsal rolünü sorgulanmadan kabullendiği müddetçe militarizme destek olur bir role bürünecektir.
Son olarak da kadınların özel hayat çerçevesinde yaşadıklarının da toplumda yankı bulması bağlamında ‘mahrem’ kavramının sorgulanması ya da dönüşümü üzerine olan ‘Toplumsal Proje ve Kadınlık Deneyimi: İslamcı Kadın Tarafından Yeniden Tanımlanan Mahrem’ metni konuyu başka bir alan üzerinden yeniden tartışmaktadır.  Burada kadının özel hayatında yaşadıklarının İslami kimliğinin kamusal alanda verdiği mücadele ve konunun başka bir boyutu olan modern kamusal alanda Müslümanlığı üzerinden kadının kimlik oluşumlarını yeniden yorumlamaları meselesi de önemlidir. Dolayısıyla dönüşüm yalnızca toplumsal hayatla sınırlı kalmayıp ‘mahrem’ in içine kadar sızmış durumdadır. Bu kez sınırların zorlanması mahrem alanın içi olan ‘aşk’ kaynaklı gelişecektir. “Aşk ilişkileri toplumsal belirlenimleri aşar ve bireye bir duruma uymaktan ziyade kendi yaratacağı bir durumun aktörü olma arzusu verir(…) Özne olan Öteki ile ilişkisi sayesinde bireyler toplumsal sistemin işlevsel unsurları olmaktan çıkarlar ve kendileri toplumun yaratıcıları ve üreticileri haline gelirler.” (9) Bu bağlamda Buket Türkmen kendi çalışmalarındaki notlar üzerinden, mahremin sınırlarının bireysel manevralarla nasıl dönüştürülmeye çalışıldığına dair birkaç örnek vermiştir. Çeşitli üniversitelerde bulunan kızlarla yaptığı söyleşiler bu meselenin kişisel irade ile ne kadar çeşitlenebileceğine dair önemli ipuçları vermekte. Üniversiteye girişte ve derste açtırılan başörtüsü için ağlayan, kız-erkek öğrencilerin kantinde birlikte oturmalarından rahatsızlık duyan, sevgilisiyle ilişkisinin sınırlarını kendi çizen, kapalı kızların ikili ilişkilerindeki davranışlarının derecesinden rahatsızlık duyan vs. öğrencilerin anlattıkları üzerinden yeniden düşünmek önemli. Bu noktada İslami kentli kadın, bir taraftan İslam zemininde kendisini kurmaya çalışırken, diğer taraftan kadınlık tecrübelerinin zorladığı bir zeminle başa çıkmaya çalışıyor. ‘Aşk’ üzerinden gelişen bu kırılmalar, kadının kendini ‘ben’ olarak görmesi, yaşadıklarını ‘akıl’ yolu ile içselleştirmeye çalışması bağlamında önem arz etmektedir.
ALINTILAR
2.       Age, s.11
3.       Antropoloji, s.216
6.       Julia Kristeva, Memoires, s.39
8.       Dickstein, 1988
9.       Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, s.264

5.